Love (2015) İnceleme

Gaspar Noé’nun bir başka çarpıcı ve etkileyici filmi Love. Uyuşturucu almış hissiyatı ile kafamızı döndüren yönetmenin bu filmi ile erotizmin tavan yaptığı aşkı konuşmak istedim.

Yine 7 sayfa gibi az bir senaryosu bulunan bir film yapmıştır yönetmen. Climax ile nasıl dans sahnelerini doğaçlamaya bıraktıysa bu filminde de tüm sevişme sahneleri aynı şekildedir. Bu durum oyuncular için ilk başta zor ve garip gelirken sonradan alıştıkları bir durum olmuş. Doğal ve olması gerektiği gibi görünen sahnelere ulaşılmıştır. Nasıl uyuşturucuyu ekranlara rahat bir şekilde taşıyan bir yönetmen olduğu gibi erotizm ve aşkı da bu derece yüklü taşımıştır. Bu durum bazıları için rahatsızlık oluşturucak seviyede olsa bile bence bu tarzı da ekranlarda görmeliyiz.

Filmdeki Gaspar Noé dokunuşlarını görmek hoştur. İçerisinde kendisinden ve sinemadan da bir çok detay katmıştır. Doğan çocuğa konulan isim mesela Gaspar iken Murphy ismi de annesinin soyadından gelmektedir. Bunun dışında arka planda bir çok eski filmin afişini gösterir. Enter the Void filmi ile Love yazılı bir hotel maketi ile bu filmin geleceğini ima ettiği gibi bu filmde de Kan, sperm ve gözyaşının içinde olduğu bir film yapacağım sözü ile Climax’e gönderme yapar. İlk başta yine karakterleri biraz tanıyabileceğimiz bir açılış yapsa bile filmin katman katman açılması hikayede merakı ve izlenebilirliği artırır.

Sinemada görmeye alışık olmadığımız konuları gösteren yönetmenin sinemada görmeye alışık olmadığımız bir aşk hikayesi yapması da şaşırtıcı değildir. Sinemada görmüyoruz diye böyle bir bakışın olmadığı anlamına gelmemelidir. Yönetmen her zamanki gibi bu filmi ile de üzerimize literally sperm atmıştır. Bu konuda uyarıp çok beğendiğim bir film olduğunu söylemek istiyorum.

Hoş bir Photo-roman, La Jetée (1962) İnceleme

Fotoğrafların anlatım gücü ile sınırlı hareketlerin bir filmi oluşturduğu anlatımı kuvvetli bir yapım. Chris Maker, Fransız film yapımcılarında sayacağımız önemli isimlerin arasında gelmektedir. Sadece sinema için değil sanat için önemli bir insan diyebiliriz. Yaptığı bu teknik ile sinemada farklı bir anlatı sunmuştur.

La Jetée filmi ile hem bu tekniği çok güzel sunmuş hem de bilim kurgu tarzında bir hikayeye oturtmuştur. 26 dakika uzunluğunda çok kısa gibi gözükse de çok derin bir anlatım sunan bir film. Dünyada meydana gelmiş felaketleri durdurmak adına zamanda geçmişe doğru yolculuk yapıcak insanlara uygulanan deneyleri gösterir. Gönderilen bu adamın bu görevinin yanında aşk anlamında da psikolojik sıkıntısını izleriz. Filmin yapısı anlamında zaman yolculuğu ile insanın önemsizliğine de bir parmak basar.

Film fotoğraflardan oluşmasına rağmen o akışı çok net hissederiz. Bir belgeseldeki sıralanmış fotoğraflar gibi bir slayt izlemeyiz. İzlerken bir film olduğunu her yanı ile çok güzel gösterir. Sinemada gördüğümüz pek çok bilin kurgu ve özellikle zaman yolculuğu filmlerde etkisini buram buram gösterir.

Day’s of Heaven (1978) İnceleme

Güzel Amerika manzaralarının bol olduğu ismi gibi bir cennet sunan ama bir o kadar da insan hırsı ve sömürüsü ile bu güzelliklerin nasıl gölgelendiğini anlatan bir film. 1900’lü yıllardaki Amerika’nın fakirlik ve göçebe hayatını merkezine alan bir teması vardır.

Küçük bir kızın bakış açısı ile olayları anlatmaktadır. Ağabeyi ve onun sevgilisi ile çalışmak için bir yerden bir yere yolculuk etmeye başlarlar. Ağabeyi öncesinde fabrikada çalışmaktadır ve bıktığı için işi bırakır. Sonrasında ise bu üçlümüz büyük tarlalara sahip olan bir adamın altında birçok insanla beraber işlerini yapmaya başlarlar. Ama ağabeyi ve sevgilisi ilişkilerini toplumda yanlış anlaşılmaya sebep olucağından saklarlar. Kardeş gibi takılırlar ama bazı şüphelerden de kaçamazlar. Neyse bu tarlaların sahibi olan adamın oğlu bu kadına hafiften vurulmuştur. Ona gelip her şeyi anlatır ve birlikte olmak istediğini söyler. Sevgilisi olduğundan buna asla sıcak bakmaz ama onu reddetmek için de pek sağlam bir nedeni yoktur. Bizim bu üçlümüz belli şeyleri konuşup tartıştıktan sonra onunla evlenmesi gerektiğini kabul ederler. Bunu kabul etmelerinin en büyük nedeni ise o zengin oğlanın bir hastalığı olduğunu duymaları ve hayatının kısa olduğunu öğrenmelerinden dolayıdır. Herkesten gizlenen bu bilgi sayesinde adam ölünce mal varlığına konmayı hedeflerler. Neyse evlilik olur biter belli bir zaman geçer ama zengin oğlan ölmez. Hatta daha da iyi bir kondisyona gelmeye başlamıştır. Bunun ne zamana kadar süreceğini dert etmeye başlayan ağabey, onu kazara öldürme planları yapmaya başlar. Her ne kadar fırsat eline geçse ve denemek istese bile bunu başaramaz. Sevgilisi olan kız ise zamanla o zengin oğlana sevgi ve aşk beslemeye de başlamıştır. Zengin oğlan da bu ikilinin aslında kardeş olmadığını ve sevgili olduğunu fark eder. Bunların üzerine ağabey, diğerlerini bırakarak o evden gider. Ama bir süre sonra geri döner. Geri döndüğü zaman bir çekirge sürüsü ve bir yangın, buğday tarlalarını tahrip eder. Bunların sonucunun ağabeyden kaynaklandığını düşünen zengin oğlan, ağabeyin peşine düşer ama ağabey onu tornavidayla öldürerek küçük kardeşi ve sevgilisi ile kaçar. Polis peşine düşer ve sonunda onları bulur. Ağabey, polis tarafından öldürülür. Sevgilisi çiftçinin parasını miras alır ve küçük kardeşi bir yatılı okula bırakır. Sonrasında sevgilisi, I. Dünya Savaşı’na giden askerlerle birlikte kasabadan ayrılır. Küçük kız ise çiftlikten bir arkadaşıyla okuldan kaçar ve yeni bir hayata yol alır.

Bu üç karaketerin merkezinde çeşitli entrikalar ve aşk üçgeninin olduğu ve zamanını güzel yansıtır. Görüntü anlamında ismindeki gibi bir cennet sunmayı başarmış bir filmdir. Müziklerini de Ennio Morricone’nin özgün parçaları ile tamamlamış ve hoş bir bir yapım ortaya çıkmıştır. 1979 yılında En İyi Sinamatografi ödülünün sahibi olduğunu da eklemeyi unutmayalım.

Frances Ha (2012) İnceleme

Siyah beyaz bir film olup bu kadar renkli ve çocuk gibi mutlu bir kadını nasıl anlatabilir ki? Bunun üzerine hayatında oluşan pek çok zorluk ve sıkıntıya rağmen bunu nasıl başarmışlar cidden? Zamanında bu tarz soruları sorduğum ve gerçekten keyif aldığım bir filmdi Frances Ha.

Karakterimiz Frances en yakın arkadaşı ile modern günümüzde hayatını danscılık yaparak idame ettirmeye çalışan biridir. New York gibi bir şehirde böyle bir işle büyük paralar kazanması zordur. Bunun üzerine sevgilisinin onunla eve çıkalım demesine yakın arkadaşını zora düşürmemek adına reddeder. Ama zaten ilişkileri pek iyi gitmediğinden o an ayrılırlar. Ayrılığında bile yüzündeki hayata olan mutluluğu eksik değildir. Bir kaç gün sonra en yakın arkadaşının bir başkası ile eve çıkacağını öğrenen Frances bu duruma baya üzülür. Ama elinden gelen bir şey yoktur ve daha ucuz bir yere taşınmayı planlar. Önce iki tane erkekle bir evde yaşamaya başlar. Hayatı artık eskisi gibi eğlenceli değildir. Yakın arkadaşı ile araları açılmıştır. Dansçılık işinden de geçici süreliğine kovulmuştur. Tüm bunlar olurken farklı mekanlar ve farklı kişileri tanıdığı zorlu bir hayatı anlatan ama keyifli bir film izleriz.

Frances’ı canlandıran kadın cidden çok iyi oyunculuk göstermiştir ki bu karamsar ortam ve karamsar çekim tonunda çok renkli bir karakter izleriz. Zaten senaryoda da emeği geçen birisi olduğundan neyi yapması gerektiğini biliyor. Hepimiz gibi o da bu modern dünyada yaşayan bir insan olduğundan onunla empati kurmamız da çok kolaydır. Ve onun bu mutlu haliyle izleyene de mutluluk veya umut verebileceğini düşünüyorum. Büyümek cidden zor..

Cléo de 5 à 7 (1961) Spoilerlı İnceleme

Agnes Varda bu film ile zaman algımızı insanın bireyselliğinde ve genelinde ele alır ve bunu kanser tehşis sonuçlarını bekleyen ünlü bir şarkıcı ekseninde gösterir. Paris’in sokaklarında Cleo’nun oradan buraya dertli bir şekilde bekleyiş ve yolculuğunun öyküsüdür.

Film çok etkileyici bir tarot okuma sekansı ile başlıyor. Cleo bir falcıdadır ve falcının ondan istediği şekilde kartlarını açmıştır. Görsel anlamda renkli olarak her kartın detayı ve yorumu çok etkileyici gösterilmiştir. Hayatı hakkında çoğu bilginin doğru yorumlanması sonrası Cleo en sonuncu kartının Ölüm kartı olması ile sonunu anlasa bile falcının bunu bir değişim olarak da yorumlanabileceği şeklinde onu yatıştırır. Sonrasında film siyah beyaz olur. Fal sekansının devamında el falına bakılmasını istese bile falcı eline baktığında gördüğü şeyden büyük şaşkınlıkla ben bunu bakmayı bilmiyorum diye geçiştirir. Tüm bunlar Cleo’nun sonunu iyice kavramasına neden olur. Paris’teki birçok mekan ve insanı ziyaret ettiği yer yer çeşitli duygular geçirdiği bir 2 saat yaşanır. Tüm bunlar gösterilirken kadrajda hep bir saat veya ayna görmemiz mümkündür. Zamanı ve kendi varlığımızı hatırlatan güzel detaylardır. Bunun dışında bu aktiviteleri yaparken bir başka etkileyici sahne ise şarkı söylediği kısımdır. Bu kadar içten ve güzel bir şey dinlemek yine bayağı hoştur. Tüm bunların sonunda rastgele bir şekilde tanıştığı adamla farklı bir insanı veya dünyayı tanımaya başlar. İkisi de birbirlerinde anlayabilecekleri duyguları oluşmaya başlar. Adam askerdir ve ölüme doğru yürüdüğünü bilir. Cleo da kanser ve ölüme yürüyen biri olduğundan bu yolculuklarını çok daha iyi anlayışla kavrarlar. Her ikisi de filmin sonunda kendilerine duydukları ölüm korkusunu aralarında değiştirerek başkası için duymaya başlarlar. Izdıraplarını paylaşmaları onları rahatlatır. Her ne kadar filmin sonunda ölümün onlara varıp varmadığı bilmesek de bu sevgi ve anlayış duygusu ile ölümün hiçbir önemi kalmaz.

Filmlerde genelde hareketler veya olaylar ön planda olur ve bunların etrafında karakteri ve ortamı tanırız. Bu filmde bunun tersine zamanın ön planda olduğu ve olayın ikinci bir katmana atıldığı bir durum var. Normalde böyle bir filmi izlemek zor gelir ama bu film bunu çok iyi ele aldığından sıkıcı gelmemektedir. Zaten filmin sonuna doğru geldiğimizde bu zaman olgusu iyice kırılır ve yine kendisini olaya ve eyleme bırakır. Çünkü artık mesele ölümü beklemek değil de insana duyulan değere dönüşmüştür.

The Lobster (2015) İnceleme

Yorgos Lanthimos’tan ne kadar distopik dursa da gerçek hayatımızda var olan olayları yine kendi üslubu ve mizahı ile harmanlayıp karşımıza sunan bir filmidir. Büyük bir toplum eleştirisi olmasının yanında yönetmenin ortaya koyduğu büyük bir aşk hikayesidir aynı zamanda. Otelden başlayıp yalnız takılanların çetesine katılmasına ve oradan da büyük kaçışa doğru olan ve aslından bizden de çok uzak olamayan bir insanla yolumuza başlıyoruz. Her ne kadar film bu kısımları distopik bir ortamda sunsa bile insanın aslında içindeki psikolojiyi çok iyi yansıtmaktadır.

Öncelikle hikayemiz bir otele gelen adamla başlıyor ama bu otel normal bildiğimiz bie otelden çok evlenmek ve kendine eş bulma amacıyla 45 günlük sürenizin olduğu bir yer. Gerçek dünyadaki toplum gibi otel de size eş bulmanız için belli dayatmaları yaptığı ve bu tarz propagandaların bol bol olduğu ve günümüz dünyası ile de dalga geçtiği kısımlardır. 45 günlük süre film için nasıl kısa bir süre ise gerçek hayatta da evlenmemiz benzer bir kısalıkta olması beklenmektedir. Otel kısımları ne kadar iç karartıcı bir mekan olsa da filmde nefes almamızı sağlayan mizah öğeleri güzelce yerleştirilmiştir. Zaten Lanthimos filmlerindeki o soğuk, duygusuz insan halleri ve bunlara dışardan eklenen komedi unsuru yapılar filmde kontrast oluştururken kendince bir denge de kuruyor.

45 günlük kalma süreleri sonucunda ya seçtikleri bir hayvana dönüşüyorlar ya da zamanlarını uzatabilmek adına avlara çıkıyorlar. David yüzmeyi sevdiğinden dolayı bir ıstakoz (lobster) olmayı seçmişti ama artık bu otelde kendisine uygun birisini bulamamanın sonucu sahte ilişki kurmaktan sıkılıyor ve kaçıyor. Dışarda yalnız takınlar gibi bir grup var ve bunların hayat anlayışı da oteldekilerin tam tersi şeklindedir ve asla evlilik ve ilişkiye sıcak bakmamaktadılar. Bunların yapısı da sanki günümüzdeki bir grup insanla da özleşecek şekildedir ve aslında modern gelişmiş insanı da vurgulamaktadır. David oraya katılıp yeni bir arayışa başlamış olsa da oranın da düzeni ona uygun değildir. Ve hatta oradaki bir kadınla bir şeyler hissetmeye başlar. Bu ikili de herkesten gizli aşklarını yaşadıkları minik, hoş bir heyecanları başlar. İnsan ne kadar sistemin kölesi olmaya karşı çıksa bile ihtiyaçları eksenin de bir aşka, bir ilişkiye de muhtaçdır.

Kaçmayı planlasalar bile çetenin liderinin olanları anlayıp kadının miyopluğundan yararlanıp onu kör etmektedir. Kör olmasına rağmen birbirlerini seven bu çift artık bu yapıya da bağımlı kalmamalarına karar verip yola koyuluyorlar. Ve bunun yanına iki insanın birbirini sevmesi koşulunda film boyunca mizahi anlamda saçma nedenlerle ortak bir yön bulmalarından bahsetmekteydi. Kadın ve adamın da dikkat çeken ortak yönü miyop olmalarıydı. Kadının sonradan kör olması ile adamla olan ortak kısmını kaybetmesi üzerine adamın da kendi gözlerini bir kafenin tuvaletinde bozması ile insanın gerçek hayatta yine kendinden fedakarlık yaparak birine bağlanmasını işlemiştir.

Filmin anlattığı dünya ne kadar karanlık bir ortam olsa bile bu alaycı haliyle o yoruculuğunu atmaktadır. Bir de yönetmenin çekim tarzında oyuncuların az prova ile doğaçlama yapmalarına müsade eden haliyle olaya daha yumuşak halde dokunmaktadır. Yönetmenin anlattığı olay yaptığı bu çekim tarzı ve seçimleri ile başka bir boyuta taşınmakta ve güzel bir film ortaya koymaktadır.

Der Himmel über Berlin/Wings of Desire (1987) İnceleme

Sinema dünyanın her yerinde kendinden bir takım izler bırakan işler ele almıştır. Ama II. Dünya Savaşı sonrası bu izler daha çok Amerikan yapımları ile öne çıkmaktadır. Amerikan filmleri ile Amerikan kültürü etkisi dünyaya yayılmaya başlamış. Bunun üzerine “Yeni Alman Sineması” ile bu akımın etkilerini azaltıcı ve öze dönüş anlamında birçok film yapılır olmuş. Bugün konuşacağımız filmin yönetmeni Wim Wenders ise bu akımın önemli öncülerinden biri olarak sunuluyormuş.,

Der Himmel über Berlin (Wings of Desire) filmi ile yönetmenin spesifik özelliklerini barındıran ve manzarayı dile getirebilen bir yönetmen. Bu çekim tekniği ile pek çok duyguyu ufak bir sahne ile ekranlara yansıtabiliyor. Aşkı, yalnızlığı, özlemi, ve merakı bu uzun yolculuğu ile bolca yaşatabiliyor.

İki melek karakterimizle siyah beyaz halde dünyayı bolca gözlemliyoruz. İnsanları, olayları, durumlarını, ve pek çok kültürü bizlere gösteriyor. Bu bolca farklı kültürden veya dilden konuşan insanları göstermesini Post-Modernizm ile ilgili olduğundan bahsediliyor. Siyah beyaz tonda izlememiz ise bize insanların o yüklü duygularını tam ulaşamamamızı ve o duyguları yaşama isteği hissiyatını veriyor. Siyah beyaz ton ile sadece sadece iyi ve kötüyü yargıladığımız ama tam olarak diğer renk katmanlarına varamamamız nedeni ile insanların hislerini tecrübe etmek istiyoruz. Bu kadar merakla gözlemlerin sonucunda meleklerden biri insan olmaya karar veriyor. Renkleri, duyguları yaşamak istiyor ve özellikle aşık olduğu kadına ulaşmayı düşlüyor. Dünyaya indiği andan beri pek çok şeyi tecrübe etse bile aşık olduğu insanla beraber bazı duyguları yaşamanın önemini de barındırıyor. Adamın kadına olan aşkını çok güzel ele almalarına rağmen kadının aşk motivasyonunu pek anlayamadım. Kadını biraz daha bu konuda ikinci plana koymuş gibiydi.

Filmin her karesinde yüklü bir sürü alt metin ve anlam bulunduğunu fark ediyoruz. Her sahnenin taşıdığı varoluş felsefesinin yanında insanların modern dünyadaki farklarına birbirleri arasındaki yabancılaşmalarına, yalnızlıklarını da anlatıyor. İnsanlar arasındaki bu zıtlığın üzerine meleklerin de birbirleri arasındaki farkları da çok rahat sunuyor.

Çocuk, çocukken
Kollarını sallayarak yürürdü
Derenin ırmak olmasını isterdi…
Irmağın da sel…
Ve şu birikintinin de deniz olmasını
Çocuk çocukken…
Çocuk olduğunu bilmezdi
Her şey yaşam doluydu
Ve tüm yaşam birdi
Çocuk çocukken…
Hiçbir şey hakkında fikri yoktu
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu
Sonra koşmaya başlardı
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
Ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi…

Peter Handke

Aşk Üzerine – In the Mood for Love (2000) İnceleme

Aşk ve romantizm üzerine kurulu olan bu film bizi 1962 yılının Hong Kong’una götürür ve şiirsel bir temada aşık iki çifte odaklanır. Bu odağı o kadar iyi yapar ki sadece bu iki karakteri ağırlıklı gösteren bir çekimi vardır. Mrs. Chan ve Mr. Chow aslında evlidir ama eşleri onları aldatmaktadır ve bu iki insan ise eşleri gibi kendi evliliklerine sadakatsizlik yapmak istemezler. İkisi arasında ilişki öyle yumuşak bir geçişle işlenir ki o gerçekliğini hissederiz. İlk başta arkadaşlık ekseninde başlayan bu ilişki adım adım farklı bir boyuta ulaşır. Slow-motion sahneler ile girilen o klasik müzikler duygunun tamamlayıcısıdır ayrıca.

Filmin şiirsel bir havada olduğu gibi sahnelerde birçok edebiyat eserinden ilham alınarak oluşturulmuş. Zaten o kitap sahnesi gibi olan havası ve kameranın odağı bu durumu çok güzel oluşturmuş. 15 ay gibi uzun bir sürede çekilmiş ama karakterlerin birbirlerine karşı olan aşk duygusunu daha güzel yansıtmalarına vesile olmuş. Renk paletinin de tüm bunların üzerine çok güzel oturması ile mükemmel bir film karşımıza çıkıyor.

İzlerken mutlu olmuyorsun ama hüzünlenmiyorsun da film sana karmaşık olan bu aşk duygusunu hayatın bir parçası olduğu gibi gösteriyor. Böyle aşırı büyük bir dram oynamaması filmin çok güzel bir seçimi ve olması gereken bu diye düşünüyorum. Bu tarzı ile bence insanı daha çok içerisine alabiliyor. Aynı bu güzel yansımayı Lost in Translation filminde de almıştım ve öğrendim ki Sofia Copolla bu filmi izledikten sonra Lost in Translation’ı çekmek istemiş.

“Eskiden insanlar paylaşmak istemedikleri bir sırları olduğunda, bir dağa çıkarlarmış. Bir ağaç bulup, bir kovuk oyarlarmış. Sırlarını o kovuğa fısıldar, sonra da çamurla kaparlarmış. Böylece sırlarını hiç kimse öğrenemezmiş.

Palm Springs (2020) İnceleme

Brooklyn Nine-Nine dizisiyle neredeyse çoğu kişinin tanıdığı Andy Samberg‘in ve How I Met Mother‘ın gizemli annesi Christin Milioti‘nin başrollerini paylaştığı bir takım loop içine girmiş hikayesi ile karşımızda. Bu tarz loopta sıkışmış hikayeler son dönemde arttı mesela Russian Doll ve Happy Death Day en aklımda olan ve sevdiğim yapımlardan. Bu film de iki karakterimizin aynı günü tekrar tekrar yaşadığı keyifli bir senaryoya sahip. Diğer söylediğim filmlerden veya dizilerden çok farklı değil. Bu filmin ağırlığında o çaresiz durumdan kurtulmaya çalışmaktan ziyade anı yaşamayı tercih etmiş insanları konu alan bir romantik komedi filmidir.

Her iki karakterimizin de normal gerçek hayatlarında sıkıntılar içindedir ve bu sonsuza dek süren durumda yaşamak onların bir nevi çıkış kapısı olmuştur. Bu senaryo şekli ile diğer filmlerden ayrılan bir yapısı var. Diğer benzer filmlerde bu tarz eğlenceli kısımlar olsa bile daha karamsar havada geçiyorlar. Hep o durumdan kaçmaya yönelik hamleleri oluyordu. Bu filmde bu duruma adapte olmayı bu durumdan keyif çıkarmayı doya doya izliyoruz.

Filmin yapısının çok original olmadığı gibi romantizm de aynı klasikliktedir. Filmi tahmin etmesi çok basittir, çok fazla bilimsel kısmı ile de seyirciyi hiç yormamaktadır. Bu filmi öyle eğlencesine açıp sakin sakin izlemek isteyenlere gidebilecek türdendir, keyiflidir.