Come and See (1985) İnceleme

Savaşın halk üzerinde etkilerine hatta genç bir erkeğin savaşmak için can atmasıyla başlayıp psikolojisini tümden değiştirecek şekilde ilerleyen bir film. Sovyet Rusya’nın Belarusya civarında olmuş olaylara vurgu yapmak için çektiği bir film.

Karakterimiz daha çocuk denebilecek yaşlardan yeni ergenliğe geçmiş yaşlarda diyebileceğimiz bir yaştadır. Film bir arkadaşı ile savaşa gitmek için kumların arasında silah aramasıyla başlamaktadır. Savaşın daha tam ne olduğunu bilmemektedir ve katılmak için can atmaktadır. Annesi falan buna çok karşı olsa bile gider. Yeni geldiği giysilerinden halinden her şeyinden bellidir. Askerler bu kısımlarda aşırı mutlu ve eğlenceli zamanlar geçirir haldedir. Bu dinlendikleri kamptan yakından ayrılacaktırlar. Ama giderken yeni gelen karakterimizi komutan götürmek istemez ve orada bırakır. Orada kalan sadece bizim karakterimiz değildir ve daha önceden de gördüğü bir kızdır. İkisi sohbet ederken o bölge fena halde bombalanırlar. Savaşın ilk şokunu orada geçirirler. Kızla bir yolunu bulup kaçtıklarında geri köyüne döndüğünde kimse yoktur. Hala savaşın ciddiyetini alamamış karakterimiz bir yere gittiklerini zanneder. Ama kız köşe öldürülmüş cesetleri görür ama çocuk bombalar sonucu fena sağırdır. Çocuk bunları görmese bile saklandıklarını düşündüğü bir yere kızı götürmeyr çalışır. Oralara geldiğin ise cidden öldürüldüklerini ve artık var olmadıklarını anlar. İkinci büyük savaş şoku kırılımını da bu kısımda gerçekleşir. Orada ailesi olmasa bile yine kaçmış birilerini bulurlar. Elinde bulduğu silahı alıp yemek bulmak için büyükler bir yerlere gitmek ister ama çocuk silahı vermez ve o da gider onlarla. Çamurdan yaptıkları ve üzerine sırayla tükürdükleri Hitler heykelini de yol üstünde askerlerin geçebileceği bir yere dikerler. Bu sırada tabii yine saldırı ve pek çok şey yaşanır ve tek kalır. Bu tek yolculuğunda yine baya farklı şeyler yaşar ve psikolojisinin zorlayan anlar yaşar. Hatta film ile ilgi en heyecanlı ve izlemesi nefes kesici kısımlar buralardır. Ama en önemlisi filmin sonuna geldiğimizde belki bir haftalık olay örgüsüne rağmen karakterin ne kadar değiştiği gözler önündedir. Ama bu değişimi en iyi yine bu dost asker grubu ile yeniden karşılaşıp orada daha önceki kendisi gibi bir yeni geleni görmemizle olur. Hatta ikisinin çamurda yerde yatan bir Hitler tablosuna baktığı anda yan yana gelirler. Yeni gelen tabloya sadece bakmaktadır ve bir şey yapmamaktadır. Ama bizim karakterimiz artık nefret ve düşmanlıkla dolu haliyle tablonun üzerine tonla kurşun akıtır. Bu kurşunlar akarken her birinden sonra kafasında zamanın geri aktığı Hitler’in yaşamından görüntüler çıkar. Her birinde yine ateş eder ve her birinde zaman geriye akar. En son ateş etmeyi ise Hitler’in bebekliğine geldiği an durdurur. Bebek haline vurmaması Naziler gibi olmadığını en azından çocuklara saygılıyız anlamı taşıyan bir anlamı vardır. Sonrasında tablodan ayrılır ve askerlerin arasına yeniden katılır ve film orada bitse bile savaşın daha bitmediğini uzunca yürüyüşle gösterir.

Aralarda sıkılsam ve bunalsam bile genel anlamda çok güzel bir filmdi. Karakterin psikolojik değişimini çok yumuşak ve çok iyi şekilde sunmuştur. Savaşın küçük halk açısından etkilerine odaklanmış ve cidden çok iyi ele almış. Uzun shotları ile de bir ilerleyiş ve gerilimi ara ara göstermiş. Zihinsel etkilere odaklı olmasına rağmen filmin bütçesi baya yüksekmiş sanırım çünkü baya bomba ve köy yangını gibi anlar var. Hani şimdiki zamanlarda olsa effectle ucuz işçilik yapıp atılıyor ama eskiden bu kısımları özel ve itina ile bombalayıp yakarak çektiklerini düşününce baya emek ve para var gibi geliyor. Hatta bundan eski ve o zamanlarda çekilmiş pek çok filmde bile savaş kısımları çok ufak kamera ve set trickleri ile ele alındığını düşününce bunu biraz daha çok taktir ettim diyebilirim.

Kısacası film savaş ve etkileri üzerine film severlere cidden kesinlikle gidecek bir filmdir. Onun dışında izlemek isteyenler için pek bir şey diyemiyorum ama sıkıldığınız kadar bir şeyler de gözlemleyebileceğinize inanıyorum. Cidden beğendiğim bir filmdi.

Ivan’s Childhood (1962) İnceleme

Tarkovski‘nin savaşı işlediği ama hiçbir çatışma sahnesinin olmadan çekmeyi başardığı, savaşın insan üzerindeki psikolojik etkisine odaklanan bir filmidir. Ivan adındaki çocukla savaşın içindeki acıyı ve ölümü hissediyorsunuz. Tüm ailesini savaşta kaybetmiş olan bu çocuğun içinde tek Alman’lara karşı bir nefret kalmıştır. Askerleri ailesi olarak görmektedir ve savaşta zorlu görevler üstlenmektedir. Bu görevleri askerler pek tasvip etmese bile Ivan kararlıdır. Bu filmde gerçekleri göstermek istemesinden dolayı savaş kısımlarında falan metaforlar ve benzetmeler yoktur. Metaforlar genelde rüyaların içerisine konulmuştur ve bunlar dini anlatımlardır. Kelebek, kuyu, elma her biri ayrı ayrı yaratılışı yani Adem ile Havva’nın hikayelerini kapsar. Rüyalardan çıktığımızda ise karşımızda metaforlardan uzak salt gerçeklik vardır.

Filmde yönetmenin birçok imzasını rahatça görürüz. Bunlardan yağmur, rüya, yansımalar en önemlileridir. Ortamla birlikte bunların da etkileyiciliği artar. Rüyaların katmanları çok güzeldir, geçmişin ve anının aktarımı yerindedir. Bunların dışında filmin en ikonik sahnesi olan öpüşme anı bizi bir anlığına savaştan uzaklaştırıp saf duygularımızı hatırlamamıza sebep olur. Bunların yanında savaşının bitip neşeli müzikler çalarken etrafta hala yıkımı ve ölümleri göstermesi gerçekliğinden uzaklaşmadığını yine gösterir. Bir çok ölü insan binaların arasında en son Ivan’ın da öldüğünü görürüz. Hayatın bir çocuğu adam yaptığı bu filmin unutulmaz anıdır.

Şiirsel Bir Film: The Mirror (1975) İnceleme

Andrei Tarkovski‘nin bu büyüleyici filmi belki de hakkında bir şeyler yazılması zor olan filmlerdendir. Belirli bir hikayeyi ya da olayı belli açılardan çekerek anlatırsın ama duyguları veya insanın zihnini ekrana yansıtmak ve bunları hissettirmek en zor iştir. Bazen bunları hissettirmek yetmez, bunların gerçek olduğunu inandırman ve izleyici için bağını kurman lazımdır. Bunu yapabilenler zaten büyük yönetmen şeklinde adlandırılır. Bu filmi izlerken zaman nasıl geçti gitti anlamamıştım beni öyle içine çekmiş öyle bağlamıştı. Duyguları buraya dökmek çok zor kesinlikle izlenmesi gereken bir film ama kendimce yine bir şeyler yazmaya devam edeceğim.

Filmde zaman yapısı öyle bir karışıktır ki anı mı rüya mı yoksa televizyondan bir görüntüler mi gösteriyor ilk bakışta anlaması aşırı güçtür. Filmi izlerken hasta yatan Andrei Tarkovski olduğunuzu ve onun iki ayrı anınızı ve farklı farklı rüyaları iç içe gördüğünüzü düşünün. İşte o hasta yatan Tarkovski ile geçmişine ağıt yakan insan olun ve pişmanlıklarını duyun. Kendilerini terk etmiş babasını ve savaş dönemindeki çocukluğu ile yaşadığı üzüntüleri akıcı şekilde hissettiriyor. Filmin çeşitli yerlerinde okunan şiirler de babasına aittir ve bu filmi daha da bir lirik hale getirmiştir. Bunların dışında filmde annesini de boşandığı eşini de aynı oyuncu oynamaktadır ve hatta kendisi ile oğlu da aynı oyuncudur. Bunun nedeni boşanmak üzere olduğu eşinin yüzüne baktığında annesinin yüzünü hatırlaması şeklindeymiş. Ben ilk izleyişte aynı karakter niye iki farklı durumda gibi kafa karıştırıcı halde kalmıştım. Bu anıları hatırlama şeklini izleyiciye de aynı şekilde sunması aşırı iyi bir detay yalnız. Bir de bu filmde bir şeyleri anlamaya çalışmak büyük vakit ve duygu kaybı olur. Böyle filmin sizi alıp götürmesine izin verilmesi gereklidir.

Filmde aynalarla yaptığı çokça yansıma ve kamera oyunlarıyla aşırı büyüleyici sahneleri gösterir bize. Blocking teknikleri cidden harika planlanmıştır. Bu büyüleyici sahnelere bir de yıkıntılar, yanan eşyalar olduğu gibi ağaçlar, yağmur gibi doğal güzellikleri de eklememiz lazım. Yazılarımı yakından takip edenler anlamıştır belki ama ben böyle fotoğraf gibi çekilmiş filmleri aşırı seviyorum ve bu filmin her saniyesi fotoğraf gibi gelmekle kalmayıp sanatının zirvesindedir.