Otobüs (1974) İnceleme

Tunç Okan’ın zamanında anlatmak istediğini hafif abartı mizahla hafif de gerçekçilikle işleyen aşırı nadide bir filmi. Batı ve Türkiye karşılaştırması anlamında modernizme dokunan eleştirisini İsveç’e kaçak yollarla giden Anadolu insanımız ile aktarıyor. Yapım yılına bakıldığında dönemi aşırı iyi yansıttığı söylenebilir. Bazı yerlerde abartı veya aşırıya kaçılmış gösterimler olsa bile Anadolu’dan gelmiş birinin gözünden düşünüldüğünde o abartı çok da yersiz değilmiş gibi hissettiriyor.

İsveç’te yeni bir hayat umuduyla varlarını yoklarını verdikleri bir adamın otobüsü ile yola çıkıyorlar. Yol boyunca yaptıkları ve anlatılanlar da çok manidar. Kuru ekmek ve bir avuç yemek ile kahvaltılarını yapıyorlar. Sonrasında otobüsün karşısına geçip ileri teknoloji kamera ile şoför onları çekiyor ve kameraya övgüler diziyor. Orada durduklarında yaptıkları kaşık ile dansları da kültür ve o anki durumları iyice aktarıyor. İsveç’e geldiklerinde Stockholm’ün baya büyükçe bir meydanının ortasına otobüsü park ediyor şoför. Onlara pasaport ve izin çıkartma sözü ile ayrılıyor ve bir daha gelmiyor. Adamlardan yürüttüğü para ile keyfine bakıyor. Bizimkiler bütün gün otobüste polislerden ve dışardan izole bir şekilde duruyorlar. Koskoca gelişmiş meydanın ortasında eski püskü bir otobüs. Batının umursamazlık ve bireyselliği o kadar fazla ki kimse o otobüsle ilgilenmiyor.

Akşam olduğunda ise herkesler yokken bizimkiler dışarıya adımlarını atıyorlar. Öncelikle kuytu bir telefon kulübesinde sevişenleri görüp şaşırıyorlar. O sahnenin çekimi ve anlatımı o kadar kuvvetli ki kaç kere geçip dursalar bile o aşk sesleri hep yankıda geliyor. Tuvalete gittiklerinde onlardan esrar isteyen de çıkıyor onlardan korkup köpeğini kucaklayıp kaçan da. En son bir polisle karşı karşıya geldiklerinde hepsinin koca koca caddelerde kaçışlarını izliyoruz. Ucuz bir çekim olsa bile o gerilim ve aksiyon verilmiş. Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı karakter ise sokakta yolunu kaybediyor ve otobüsü bulamıyor. Geceyi sokakta geçirdiğinde köprünün üzerinde otururken artık soğuktan donmuş bir şekilde sabaha doğru suya düşüyor. Arkasından sadece pis herif diye bağıran bir İsveç’li var gerisi hala bireyselliğin getirdiği umursamazlıkla onu böyle ölüme terkediyorlar.

Diğerleri her ne kadar otobüse varmış olsa bile yiyecekleri hiçbir şey yoktur. Camdan aralıklarla insanlara ve yaşantıya bakarlar. Müzik dinleyen insanlar, tatil planı yapan avrupalılar herkesin huzuru yüksek ve verimlidir. Bizimkiler ise aşırı garibandır. Sonrasında yine akşam olduğunda yine çıkarlar dışarı. Yürüyen merdivene ilk binişlerinin getirdiği bir beceriksizlikle kenarlara sıkı sıkı tutunurlar. Bu sahne bile kendi başına çok şey anlatır ama pek çok o dönem yeşilçam filminde şakası olduğundan etkisini yitirmiş bulabilirsiniz. Fakat yine de filmin güçlü bir kısmıdır. Tuvalette bir eşcinsel tarafından koluna girilip götürülen Mehmet sonrasında farklı bir deneyimler yaşayacaktır. Batı’nın azmışlık ve ahlaksızlığına olan abartılı sahneler bütünüdür. Her ne kadar saçma bulsam da filmin anlatmak istediğine bakıldığında çok da farklı bir şey yapılamayacağı bellidir. Toplu herkesin birbirini ellediği ve garip sevişme ritüelleri diyebileceğim gösteriler yapılır. Batılılar sekse aç iken Mehmet yemeğe açtır. Gördüğü görüntüler her ne kadar şok edici olsa bile elindeki tavuktan başka bir şey göremez. Barbarca yemesi yüzünden oradan atılır ve bir güzel dayak yer. Aynı zamanda bunları dolandıran adamın aşırı alkol alıp parayı hayat kadınlarına kaptırmasını da görürüz. Sonrasında diğerleri ise yine otobüse dönmüşlerdir ve artık sabah olmuştur. Kaç gündür meydanın ortasında eski bir otobüs var ama kimse dokunmuyordu. Artık iki polisin bu duruma dikkat çekmesi ile otobüs hurdalığa götürülüp parçalanırken bizimkileri tek tek yaka paça götürürler. Bir umut gittikleri Avrupa’da kendi insanı tarafından dolandırılması ile sonlanır.

Filmin her anı bir durumu veya bir olayı göstermek adına çekildiğinden dolu dolu görünmektedir. Fakat bazı olayları ele alış şekli biraz abartıya kaçsa bile aradaki kontrastı korumak adına düşünüldüğünde çok da mantıksız değildir. Bir Türk’ün orada zorluğu ve garip karşılamasını iyi aktarmıştır. Zaten Tunç Okan oralarda yaşayan bir insan olduğundan kazandığı paralarla yaptırdığı ufak bir filmdir. Ufak bütçesi ve yapımına nazaran çok iyi ele alınmış çekimleri bulunmaktadır. Bugün izlediğimiz “Bir Başkadır” dizisi gibi benzer durumları aktaran bir filmdir. “Bir Başkadır” kadar prodüksiyonu olmaması ve zamanının eski olmasından dolayı görüntüler tabii ki de eskidir. Ama anlatım gücü bence çok eşdeğerdir. Böyle belli olan anlatımına rağmen Türkiye tarafından bu filme yasak gelmiştir. Türkleri kötü ve aciz gösterildiği üzerine bunu yapmışlardır. Ama burada sadece Türk’e yönelik bir acizlik yüklenmediği de aşırı ortada. Avrupa insanının vurdum duymaz ve farklı değer yapısı ile de çok hedef alınmıştır. Bana kalırsa her ikisini de bu kadar uzak anlatmadan da bu film yapılırdı ama bu haliyle de kötü hissedilecek bir yapısı yok.

Loki (2021) Bölüm 3 İnceleme

Diğer iki bölüme kıyasla daha da sevdiğim bir bölüm oldu. Dizinin seyir keyfi giderek daha da artıyor. Sylvia (Kadın Loki) ile Loki’mizin birebir muhabbet ve savaşlarını izlemek ayrı güzeldi. Bu bölüm ana hikaye odaklı değil de hapsoldukları kaos ortamı gezegende kurtulmaya yönelik geçen bir bölümdü. Karakterleri daha iyi anlamak ve tanımak adına ilerlendi. İyi hoş bir bölümdü.

Bölüm sonrasında Twitter’da gezerken Loki’nin yönetmeninin bir açıklamasını gördüm. Owen Wilson’ın ikonikleşmiş “wow” demesini bu dizide koymamışlar. Owen’i görünce kesin wow der gibi bir beklentiniz varsa umutlanmayın 😦

Loki (2021) Bölüm 1 ve 2 İnceleme

Marvel filmlerinin hepsine hakim değilim ama birçoğunu izledim diyebilirim. Genelde bu tarz süper kahraman yapımlarında mantık baya esnek bir hal alıyor. Yazarlar ve yapımcılar evreni istedikleri veya gerektiği zaman genişletip daraltabiliyor. Bu baya izlemeyi sevmediğim bir durum ama çok kafa yormazsanız aşırı zevkli filmler oldukları aşikar.

Dediğim gibi her Marvel içeriğini tüketen bir insan değilim ve bundan önce en son Infinity War’u izledim. Şimdi de Loki ile devam ediyorum. Loki’de de dediğim gibi evreni esnetme veya değiştirme yoluna gittiklerini gördüm. Zamanın yöneticileri önceden ne kadar vardı ya da yoktu bilmiyorum. Normal insanların üstünde süper kahramanlar onların üstünde yine daha güçlü kahramanlar(tanrılar), onların üstünde gene tanrılar gibi bir katmanlar silsilesi olduğu kesin. Böyle işlerin içine girildiğinde çıkılması zor hale gelebiliyor ama Marvel heralde bunun en iyi yapan firma ki bu kadar sevilebiliyor ve izlenebiliyor. Evren genişletilmesi olarak bakıldığında çok iyi yapıyorlar. Ama ben her seferinde bunları takip etmeyi sevmiyorum. Her şeyin bir kanunu nizamı olamlı gibi geliyor. Her neyse bunlar benim şahsi meselelerim. Diziye gelirsek hem bu anlattıklarımı göze almış hem de zaman yolculuğu gibi zorlayıcı bir konuya da el atmışlar. Bu ikisi cidden dikkatli oynanması gereken meseleler yoksa saçma bir son olur. Şu iki bölüme baktığımızda dizi bu zaman yolculuğu meselesini de gayet iyi halledeceğe benziyor. Konuya biraz daha orginal hava katmışlar. Bu yüzden şuanlık güzel buluyorum. Loki’nin zamanda karmaşa yaratan kendisini araması falan izlenebilirliği yüksek şekilde ortaya konulmuş. Bulduğu kendisinin de şuanki halinin kadın versiyonu olması da meraklandırıcıydı.

Sırf bu diziye Loki’yi yani Tom Hiddleston’ı izlemek için başladım ve gayet iyi bir senaryo buldum. Loki karakterinin tüm ilgi çekici kısmı Tom Hiddleston olması ile çok ileri bir seviyeye çıkıyor. Çok iyi oyuncu gerçekten.

Marvel’cıysanız zaten hemen izlemişsinizdir ama eğer benim gibi çat pat bilen bir insansanız da izlemenizi zorlaştırıcak kısımlar az. Sinematik ve çekim olarak da çok yerinde bir dizidir. Yapanlar zaten kaç yıldır bu sektörde iyice elleri alışmış.

Rick and Morty Sezon 5 Bölüm 1 İnceleme

Rick and Morty bile olsanız şakalarınızı tüketiyorsunuz demek. Bölüm senaryosu olarak hoş bir fikir ile gelmiş olsalar bile aralardaki şakalar ve karakterlerin hep aynı tavırları artık sıkıcı ve alışıldık geliyor. Bu bölümü çok beğenip hiç eğlenmemek de baya garip bir durum. Bu şakaların tükendiğini dördüncü sezondan beri kendisini ağır hissettiriyordu. Hatta bu yüzden yan projeleri Solar Opposite’i daha çok sevmeye başladığımdan bahsetmiştim. Bu sezona da zaten pek bir umutla başlamadım. Bölümün hikayesi yine dolu dolu zaman ve boyut oyunlu ve bol aksiyonluydu. Bu işi hala iyi yapabiliyor oldukları için mutluyum. Ama klasikleşmiş durum ve şakalarından umarım ilerleyen bölümlerinde kurtulmaya çalışırlar.

The Bad Batch Bölüm 7 & 8 İnceleme

Bu iki bölüm birbirinden hoş sürpriz ve olaylarla dolu bölümlerdi. Rex ve Cad Bane gibi isimleri gördük. Bunlardan önceki bölümlerde Martinez kız kardeşlerin Rex veya Ahsoka’ya bizimkileri söylediğini tahmin etmiştik zaten. Rex’i görmeyi biraz da olsa bekliyorduk. Ama Cad Bane işin asıl şaşırtan kısmı oldu. Cad Bane’i görmek hem sevindirdi hem endişelendirdi. Baya duygu karmaşalı bir bölümdü.

Yedinci bölümde dostlarımız kafalarının içindeki çipten kurtuldu. Bu işte Rex’in büyük yardımı var. Çip beyinlerindeyken baya gerilimli sahneler yaşandı. Sekizinci bölüm ile çipleri çıkardıkları hurdalıktaki savaş gemisine yerleri belli olduğundan imparatorluk askerleri geldi. Crosshair doğal olarak askerlerin başındaydı. Ondan gizlenmeye ve kurtulmaya çalıştıkları bie bölüm oldu. Geminin motorunda sıkışıp kalmaları baya hoşuma giden heyecanlı anlardan biriydi. Sonrasında kurtulduklarını düşündüğümüz sırada Cad Bane resmen Hunter ile bir western usulünde bir düelloya tutuştu. Böylelikle küçük kızımız Omega ele geçirilmiş oldu. Baya heyecanı ve meraklandırıcı bölümlerdi. Bakalım neler olacak

Hikayesel anlamda iyi oldukları gibi animasyon anlamında ve sinamatik anlamda da aşırı iyi bir dizi bu. Işık ve açıyı o kadar iyi ayarlayıp önümüze sunmuşlar ki nereye giderlerse gitsinler ayrı bir seyir keyfi veriyor. Hele sekizinci bölümün sonunda Hunter’ın bakış açısından hafif baygın gemiye bindirilmesi falan baya savaş oyunlarından sevdiğimiz bir çekim türü. Baya şüphelenerek başladığımız bu dizinin bu kadar iyi olması beni hep mutlu ediyor.

Sweet Tooth (2021) İnceleme

Netflix’in son dönem popüler dizilerinden biri olan Sweet Tooth beklemediğimden de iyi başladı. İlk üç bölümü bir anda izlediğim bir dizi oldu. Aile boyu izlenebilecek bir dizidir kendisi.

Hikayesi ve yarattığı dünya son zamanlarda yaşadığımız virüs salgınına benzer olsa da bunu güzel bir şekilde kullanabilmiş. Yarı hayvan çocukların her biri ayrı emek gösterilerek yapılmış ve kukla ustaları ile çalışılmaya özen gösterilmiş. Görsel effekt yerine kukla her zaman daha iyidir. Konusu ile de bu sevimli çocukları izlemek güzeldi. İlk üç bölümünü çok iyi bulmama rağmen son bölümlerde azıcık sıkıldığımı söyleyebilirim. Bir süre sonra herkesin uzaklara bakıp dramatik dramatik anılarını anlattığı bayık sahneler gelmeye başladı. Karakteri tanımamız için lazım olan bir şey olmasına rağmen biraz cheesy oyunculuklarla beraber göze batar hale geldi. Şuanlık o karakterlere bir duygu kurmadığımızdan hikayeleri de o kadar sarsıcı gelmedi. Ama ikinci sezon ile beraber daha iyi konuma gelebilirler.

Tatlı, sevimli bir dizi. Normalde post-apocalyptic dünya yaratılacağı zaman daha karanlık bir dünya önümüze sunulur. Ama bu dizi tam tersini amaçlayarak yola çıkmış. Bu farklı bir tat vermiş diziye. Muhakkak izlenmeli bir dizi olmasa bile izlerken keyif alınabilecek bir dizidir.

The Bad Batch: Bölüm 5 & 6 İnceleme

Git gide bu dizinin havasını ve kendi tarzını beğenmem iyice artıyor. Mandalorian’a benzer mi benzemez mi gibi tartışmaları çok yaptık. Ne kadar benzeyen yerleri de olsa benzemeyen yerleri de olsa bu dizi özel bir yer edindi. Bu yeni iki bölümde de karakterlerimiz biraz daha bounty hunter kimliğine daha çok bürünür olmaya başladılar. Sonuçta ordudan ayrıldılar ve kaçak askerler. Hem bir yandan yakalanmamaya çalışırken bir yandan da geçimlerini sürdürmeye çalışıyorlar. Tüm bunlar dizide çok doğal ve mantıklı veriliyor. Onun dışında Omega’yı eğitmek, ona yeni şeyler öğretmek ve onun zeka ve becerilerini de izlemek aşırı eğlenceli. Omega 5. bölümde bir tane ışın yayı diyebileceğimiz bir silaha sahip oldu ve 6. bölüm ile onunla yeteneklerini artırmaya başladığını gördük. Her ne kadar doğuştan bir asker olmasa bile zamanla o kadar askerin içerisinde onlar gibi olmaya başlayacaktır. Tüm bunları izlemek ve tecrübe etmek baya hoş geliyor. Eğer bir gün gelecekte geçen bir Star Wars dizisi veya animasyonu yaparlarsa Omega’yı yine bol bol göreceğizdir. Bu tarz yerlerde kendisini eğitip ilerde ne amaç uğruna olursa olsun çalıştığını bölümler veya diziler gelir. Tabii bu bir 5 yıl sonrasında olacak yapımlarda geçerli olur sanırım. Disney hepimizin bildiği gibi elinde bulundurduğu stüdyo ve yapımları iyice inek gibi sağıyor ve sağmaya da devam edecek. Mandalorian ve Bad Batch kalitesinde şeyler olduğu sürece bundan bir sıkıntımızın olacağını sanmıyorum.

Omega in a scene from “STAR WARS: THE BAD BATCH”, exclusively on Disney+. © 2021 Lucasfilm Ltd. & ™. All Rights Reserved.

Bu iki bölümde de çok ana hikaye gidilen bölümler değildi ama bence baya güzel bölümlerdi. Cid tarafından onlara verilen bir takım görevleri yerine getirdiler. Clone Wars’tan tanıdığımız Martinez kız kardeşleri gördük. Her ne kadar nostalji gibi gelse de ben bu karakterleri hiç sevmiyorum. Zaten en sonunda bizimkiler hakkında bilgileri görmediğimiz birine sattılar. Kötü biri olduğu tahmin edilse de kötü biri çıkmama olasılığı var. Belki de Ashoka veya Rex gibi biridir ve onlar da bu tarz clone’ların emirlere itaat etmekten kaçtıklarını öğrenmişlerdir. Bu ekibi de kendilerine katmak istiyor olabilirler. Benim aklıma hemen bu tarz bir plot ile bizi şaşırtabilecekleri geldi. Abla Martinez’in ne kadar bencil ve dolandırıcı huylu biri olduğunu bildiğimiz için bizi oradan vurmaya çalıştılar gibi geliyor. Yoksa kardeş Martinez bunu engellemeye çalışırdı. Her iki olasılıkta beni şaşırtmayacaktır onun için bekleyip görücez.

Cruella (2021) İnceleme

Disney’in 101 Dalmaçyalı filminden tanıdığımız Cruella karakterinin origin hikayesi olan bu filmi pek de izlemek istemiyordum ama yapacak hiçbir şeyim olmadığından açıp izledim. Ve hoşuma bayağı giden bir film oldu. Beklediğim ve düşündüğümden çok daha iyi bir film ortaya koymuşlar.

Öncelik bu filmi Disney’in yaptığını göz önüne alırsak çok daha karanlık bir film yaptıklarını düşünüyorum. İzlerken bu film çocuklara kötü etki etmez mi diye sorguladım. Kan ve şiddet yok ama karakterin davranış ve halleri pek de örnek alınmaması gereken şeyler. Yapılan şaka ve senaryoyu düşününce çocuklara yönelik bir iş olduğu da bariz ama bilemedim pek. Çocuklarınıza güveniyorsanız ve sonrasında bazı kısımları yeniden eğitebilirim diyorsanız izletin.

Senaryo ve hikayeyi düşününce klişe yerleri de var ama hoş detayları da vardı. Hoş ve elle tutulur yanları benim için üstün geldiğinden o klişe ve gereksiz şeyleri göz ardı edebiliyorum. Bayağı sonunu ve planlarını merakla izlediğim bir filmdi. Normalde hiç umrumda olmayan ve zihnimde bile pek yer edinmeyen Cruella’nın doğuş hikayesini çok iyi anlatmışlar. Emma Stone da bu tarz karakterleri çok iyi canlandırıyor. Bayağı beğendiğim bir film oldu.

Filmin bir başka güzel kısmı da giysiler ve dekorasyon tasarımlarının güzelliği. Bu konuda gerçekten muhteşem bir iş çıkarmışlar. Filmin doğasını ve kalitesini baya yükseltiyor.

Hiçbir beklentim olmadan izlediğimden çok beğendiğim bir film oldu. Şaşırtan ve eğlendiren kısımları boldu. Keyifliydi.

Double Suicide (1967) İnceleme

Bu filmi yeni izledim. Baya sıkıcı ve yetersiz buldum. Normalde Japon sinemasından her şeyi bir nebze olsun severek izlerim. Ama bu fenaydı.

Öncelikle diyaloglar çok kötü olduğundan haliyle oyunculuklar da kötüydü. Her şeyi sözel olarak anlatmaya çalışıyorlar. Görsel olarak aktarabileceğin her şeyde sözele kaçmak ucuz yönetmenlik olarak görülüyor. Filmin ilk başları çok ilginç bir şekilde başladığından ve Kabuki tarzı bir film canlandırmaya çalıştığından diyalogları bilerek öyle sanatsal bir anlama bürmeye çalıştıklarını sandım. Ama sonrasında harbi harbi kötü yazılmış oldukları acıyla anladım. Diyaloglar kötü olunca filme pek de odaklanamadım. Bir fahişeyi durumundan kurtarmak isteyen ve ona aşık olan bir tüccar(?) adam var. Bu olurken etrafından ve toplumundan ona karşı bir yargı ve baskı oluşuyor. Ve bir yandan da para toplamaya çalışıyor. Ama sonrasında gerçek karısı ile ilgili problemler olurken bir anda karısı para falan veriyor. Anlamıyorum yani hiç motivasyonu. Sonra o karısını babası alıp götürüyor. Sonra bu adam fahişe ile kaçıyor falan ama sonrasında intihar ediyorlar beraber.

Asla önerdiğim bir film değil. Bir 20 dksı iyi gitti diye hatrına bitirdim diyebilirim. Bir de sonunda çok daha ilginç olaylar olur gibi bekledim ama olmadı. Kabuki tarzı bir şeyler olunca hoş detayları olan ve sonunda da güzel bir bağlamı oluşur sandım. Bir hayalkırıklığıydı kısacası.

Fear and Loathing in Las Vegas (1998) İnceleme

Terry Gilliams ve filmlerinin sinematografi çok hoş ve eğlenceli oluyor. Özellikle düşsel ortamların yaratımı ve o ortamdaki saçmalıkları çok iyi verebiliyor. Ve bugün yazacağım film ile de bu rüyaları daha çok uyuşturucu sebebiyle ortaya koyuyor. Film bu yönleri çok güçlü ve uyuşturucu kullanırsanız böyle saçmalarsınız diyor ama bunun dışında esinlendiği kitap ve yılları yansıtması açısından çok yetersiz kalıyor.

Johnny Depp’in yine Karayip Korsanları filmindeki gibi hareketli ve garip tavırlı oyunculuğu bu filmdeki rolü ile de birebir uyuşuyor. Johnny Depp ve Benicio del Toro’nun bir dergi için yazı çıkarmak için Las Vegas’taki bir yarışa gitmelerini ve bu yol boyunca bol bol uyuşturucu tükettikleri bir film. Dediğim gibi Johnny Depp’in ilginç oyunculuğunun üzerine Terry Gilliams’ın rüya gibi sahneleri ile film bu uyuşturucu etkisini güzel yansıtıyor. Kullandığınızda başınıza ne kadar kötü şey gelebilirse onları çok iyi ortaya koyuyor. Ama filme dönüştürdüğü kitabın anlamını ve anlatmak istediğini çok iyi veremediğini duydum. Kitap daha çok o dönemin alt kültür insanlarının hayatlarına dokunan ve o zamanlardan oluşmaya başlamış belli insan korku ve nefretlerinin üzerine bolca dokunan bir anlatımı varmış. Fakat filmde bu korku ve nefret durumlarının ara ara ekrana yansıtsa bile hepsi o dönemin bir olgusu gibi değil de uyuşturucudan iyice kafayı yediklerinden saçmalıyorlarmış gibi geliyor. Bu kısımlara da dokunabilen bir yapım olsaydı cidden çok daha harika bir iş çıkabilirmiş.

Eğer uyuşturucu kafasını güzel bir sinamatografiyle izlerken bir yandan Johnny Depp sağda solda gariplik taslasın bana yeter diyorsanız bu konuda çok güzel bir film izleyeceksiniz. Ama iyi bir hikaye ve anlatım peşindeyseniz bu konuda hiç bir şey yapamayan bir filmdir.