Pickpocket (1959) İnceleme

Durgun duygusuz yüzlerde duygunun harman olduğu karakter ile birlikte bir amacı gizliden kovaladığımız hoş bir film. Michel adındaki gencin yankesicilik yapmasını ve bu durumdan ne kadar hoşnut olmasa bile normalinin bu olduğunu ama bir yandan da bir amacı aradığı sakin bir macera adeta.

Michel karakterinin iç sesi ile birlikte şehirde yankesicilik ve hırsızlık sanatında duygularını ve kendi üzerindeki oluşumunu çok iyi yansıtan karakterin duygusuz sabit yüzünde pek çok duyguyu aktarıyor. Tüm bunlar olurken ustalık ve sihir gibi gelen hırsızlık hamleleri de üzerine eşsiz bir sos katıyor. Ellere odaklanmış birçok kamera açısı ile gerilimi zirveye taşıyor. Bu gerilime geçmeden evvel duruma ve olayı yorumlayan iç ses ile o yankesicilik işine seyirci de dahil oluyor.

Filmin bu kısmının dışında diğer ailevi ve sosyal ilişkileri ile de karakterin dünyasında başka bir odaya geçiyoruz. Ne kadar uzaktan garip ve anlamsız davranıyor gibi gözükse de yine karakterin iç dünyasına güzel girmesi ile ona hak verdiğimiz veya anladığımız yerler oluyor. Toplumdan uzak ve izole kalmaya çalışması bizim için her dakika anlamlı hale geliyor. Zaten filmin sonuna doğru oluşan kırılmayı da çok iyi yansıtarak güzel bir gelişim sergiliyor.

Hikayesi, gerilimi, karakter gelişimi derken her açıdan seyirciyi doyuran zamanına göre çok eşsiz bir serüven sunan bir film. 1 saate yakın kısa bir süre içerisinde bu kadar sanat anlamında dolu olan bir filmi övmeden geçip gidemezdim.

Frances Ha (2012) İnceleme

Siyah beyaz bir film olup bu kadar renkli ve çocuk gibi mutlu bir kadını nasıl anlatabilir ki? Bunun üzerine hayatında oluşan pek çok zorluk ve sıkıntıya rağmen bunu nasıl başarmışlar cidden? Zamanında bu tarz soruları sorduğum ve gerçekten keyif aldığım bir filmdi Frances Ha.

Karakterimiz Frances en yakın arkadaşı ile modern günümüzde hayatını danscılık yaparak idame ettirmeye çalışan biridir. New York gibi bir şehirde böyle bir işle büyük paralar kazanması zordur. Bunun üzerine sevgilisinin onunla eve çıkalım demesine yakın arkadaşını zora düşürmemek adına reddeder. Ama zaten ilişkileri pek iyi gitmediğinden o an ayrılırlar. Ayrılığında bile yüzündeki hayata olan mutluluğu eksik değildir. Bir kaç gün sonra en yakın arkadaşının bir başkası ile eve çıkacağını öğrenen Frances bu duruma baya üzülür. Ama elinden gelen bir şey yoktur ve daha ucuz bir yere taşınmayı planlar. Önce iki tane erkekle bir evde yaşamaya başlar. Hayatı artık eskisi gibi eğlenceli değildir. Yakın arkadaşı ile araları açılmıştır. Dansçılık işinden de geçici süreliğine kovulmuştur. Tüm bunlar olurken farklı mekanlar ve farklı kişileri tanıdığı zorlu bir hayatı anlatan ama keyifli bir film izleriz.

Frances’ı canlandıran kadın cidden çok iyi oyunculuk göstermiştir ki bu karamsar ortam ve karamsar çekim tonunda çok renkli bir karakter izleriz. Zaten senaryoda da emeği geçen birisi olduğundan neyi yapması gerektiğini biliyor. Hepimiz gibi o da bu modern dünyada yaşayan bir insan olduğundan onunla empati kurmamız da çok kolaydır. Ve onun bu mutlu haliyle izleyene de mutluluk veya umut verebileceğini düşünüyorum. Büyümek cidden zor..

Ida (2013) İnceleme

Polonya’lı yönetmen Pawel Pawlikowski’nin 1960 yıllarındaki savaş sonrası sosyolojik ve psikolojik anlamda derin bir filmidir. Çekim açıları ve tarzı ile kendine has yanı olduğu gibi o yıllarda yapılmış filmlerin havasını da verir. Tüm bunların ekseninde Ida adındaki genç rahibe adayı kızın hayatı anlamlandırma adına aldığı yolculuğu bizlere sunuyor.

Film manastırda sade ve hareketsiz bir çekimi ile başlar. Bebekken manastıra bırakılan Ida, rahibe olmak için yemin etme zamanı gelmiştir ve ailesinden kalan son kişi olan teyzesine ulaşması gerekmektedir. Hiç görmediği teyzesinin yanına giderken kamera daha heyecanlıdır çünkü hayatın heyecanı manastırdakine nazaran daha fazladır. Bu çekim etkisi ile ortamı çok iyi yansıtmıştır. Teyzesinin yanına geldiğinde hiç deneyimlemediği bir hayat ile karşılaşır ve hiç bakmadığı bir pencereden olayları görmeye başlar. Aslında bir Yahudi olduğunu ve savaş sonrası ailesinin öldürüldüğünü öğrenir. Onların gömüldüğü yeri aramak için yine bir yola çıkarlar. Yol boyunca geçmişi ve şuanı mukayese ettiği, ilk defa bir erkeğe bir şeyler hissetmesi gibi durumlarla Ida’nın hayat sorgusunu çok ince ve sade şekilde ekrana yansıtılır. Film bu farklı duyguları Ida ve teyzesi ile çok güzel bir kontrast oluşturarak sunması ve birbirlerinin hayatına aşırı saygılı oluşları ile mükemmel bir uyum yakalatmıştır.

“Yemin törenime gelecek misin? Hayır, ama sağlığına içeceğim.”

Spoilerlı kısım! Yemin töreni için geri döndüğünde daha bunu için hazır olmadığını düşünmesi ve teyzesinin intiharı sonrası hayatını büyük anlamda değiştirerek dünyayı kısa da olsa bir tanımayı planlıyor. Bizim için çok büyük kararlar veriyor gözükmese bile onun açısından büyük şeyler deneyimliyor. Saçını açıp güzel elbiseler giyip dans ediyor ve en sonunda sevdiği adamla bir ilişkiye giriyor. Fakat sabah olduğunda yaşamak istediği hayatın bu olmadığını da düşünerek yine rahibe giysilerinin giydiği ve böylece hala geçmişe olan bağını koparmayıp uzun bir yürüyüş sekansı ile yolculuğunun devam ettiği çok iyi resmedilmiştir. Film boyu sabit kameraların olduğu zaman zaman ufak heyecanların olduğu kısım artık kendisini yürüyen bir çekimle yolda olmayı bu heyecanın daha da arttığını gösteriyor.

Film her yönü ile empati kurmamızı sağlayan ve sade havası ile çok iyi tüketilen bir filmdir. 1 saat 20 dakika gibi süresi ile tadında bir hikaye anlatarak çok iyi bir işe imza atılmıştır. Yabancı dilde en iyi film ödülünün de sahibidir.