Paths of Glory (1957) İnceleme

Stanley Kubrick tarafından bir başka savaş filmi ile beraberiz. Bu filmin Full Metal Jacket ile olan en büyük farkı savaşı daha ciddiye alması diyebiliriz. O ortamı yaratma ve askeri düzeni sergileme de yine çok başarılıdır. Bu filmde de yine savaş karşıtı bie görüş yine aktarılmıştır.

I. Dünya Savaşı sırasında Fransız ordusunun askeri nizam konusunda takıntısını konu alan ve bu nedenle idam kararı verilen 3 askerin hikayesini görmekteyiz. Ölmemek için siperi terketmediklerinden dolayı böyle bir karar verilir. Askeri yönetimin ne denli saçma bir şekilde yönetildiğini aktarmayı planlayan bir hikayesi vardır. Bu özelliği nedeni ile Fransa hükümeti filmi yasaklamış ve 1970’lere dek gösterimine izin vermemiştir.

Filmin ortam ve mekan tasarı aşırı hoş ve gerçekçidir. Savaş anlarını yılına rağmen çok etkileyici ele alan bir filmdir. Sorgu anında kameranın her karakter açısından çekimi ile yine psikolojik olarak etkisi yüksek sahnelerdir. Ve son olarak Alman kızının şarkı söylediği kısımla neler hissetmem gerektiğini bilemediğim bir filmdi.

The Shining (1980) İnceleme

Bu filmi pek sevmiyorum ama Stanley Kubrick denilince akla gelen ilk filmler arasında. Stephen King’in aynı isimli romanından uyarlama olan korku türündeki cinnet geçirme ve evresini anlatan bir film. Kışın kapalı olan bir otelde bir takım bakımlar yapılacaktır ve bu süre içerisinde de yazarlık yapan Jack, ailesi ile birlikte oranın bu bakım işlerini üstlenerek oraya taşınır. Bu otelde olağan üstü varlıklar yer almaktadır. Bunların etkisine giren Jack’in delirmesini, oğlunun bu varlıklarla etkileşimini ve eşinin bu durumdaki çaresiz kalışını izleriz.

Stephen King eserlerinin neredeyse çoğunun Hollywood’a adapte edilmesinden aşırı alıştığımız bir senaryosu vardır elbet. Ama Kubrick’in ortaya koyduğu bu eseri böyle basite indirgememiz doğru olmaz. Her neyse bu filmin Stephen King tarafından hiç sevilmediğini hatta nefret edildiğini duymuştum. Kitabın belli kısımlarını değiştirerek sinemaya uyarlayan Kubrick’e bu konuda çok kızgınmış. Bu kızgınlığını pek anlamlandıramıyorum, bir kitabı aynı şekilde filme uyarlamak her iki eser için de kötü sonuçlanan bir yöntemdir. Stephen King bir de bunun üzerine kendi senaryosunu yazdığı bir The Shining dizisine kolları sıvıyor ama pek başarılı olamıyor. Kimsenin bu yapımdan haberinin olmadığına eminim. Bu film çıktığı zaman da en kötü filmlere aday falan gösterilmiş ama sonraki zamanlarda insanların beğenisini kazanmış. Onun için değeri o zamanlar pek bilinmediğini söylebiliriz.

Renkleri ve anlamlarını iyi kullanan yönetmendir Kubrick ve çeşitli steady camera kullanımı ile uzun çekimleri de güzeldir. Oyuncular zaten Jack Nicholson ve Shelly Duvall gibi usta oyuncular. Karakterlerin bu iyi oyunculuğunun üzerinde şöyle bir neden daha var o da Kubrick’in sahneleri milyon kere çektirmesi. Milyon kere çektikten sonra Jake karakteri nasıl delirmesin? Sette o kadar kötü davranıldıktan sonra nasıl kadın ezik gibi davranmasın? İşte bunlar filmi güzel yaptığı kadar oyuncuların psikolojisinde kötü izleri olan şeyler. Shelly Duvall mesela bu kadar şeyden sonra hastanelik falan olmuş. Mükemmel bir film ortaya çıktığı kesin ama bunları yapmak ne kadar hoş bilemiyorum. Filmde çocuk oyuncu kötü sayılır onun da çocuk olduğu için göz ardı etmiştim. Pek sevmesem de sinema için önemli bir film. Sevmeme nedenim belki de bende bıraktığı kötü etkidir tam bilmiyorum. Çekimlerde sahnelerdeki objelerin yerinin değişmesine kadar sizi görsel anlamda farketmeseniz bile değişik bir durumda bırakıyor. Normal bir sahnede bile gereksiz geriliyorsunuz. Sinema tarihine bu kattığı özelliği ile değerli hale geliyor.

Full Metal Jacket (1987) İnceleme

Kubrick filmlerine biraz daha dalalım ve bir savaş filmi olmasına rağmen anti-savaş ideolojisinin ağır bastığı bu filme bir bakalım. Yeni askeri eğitime başlayacak insanların saçlarının kesilmesi ile başlayan ve onların ne kadar değersiz olduğunu vurgulayan bir başlangıç yapar. Filmin ilk kısmı belli karakterlerin eksenine giren, genel anlamda eğitimin ne derece ileri titizlikte yapıldığını gösterir. Çavuş Hartman’ın askerlere yaptığı bu zorlu tavırlarıyla ayrı bir unutulmaz yerdedir. Belli görüşlerle askerlere görev duygusunu aşılarken psikolojik olarak da istedikleri gibi savaşabilmeleri için bir ton zorlukla onları hazırlar. Tabii bu eğitimlere dayanması güçtür. Özellikle şişko ve işe yaramaz birisi iseniz. Burada body shamming anlamında demiyorum ama fazla kiloların belli parkurları yapma konusunda dezavantajı vardır ve Gomer Pyles bunu yaşamaktadır. Çavuş’tan gelen baskılarla beraber silah arkadaşlarının da onun yüzünden ceza almaları sonucu herkesin dışladığı bu karakterimiz en sonunda dayanamaz ve silahını doldurup önce Çavuş’u sonrasında kendisini vurur. Tüm bu olanları yakından Joker lakaplı karakterimiz incelemektedir. Eğitim bu kısımdan sonra biter ve Vietnam Savaşına gideriz. Bu kısımda bolca çatışma veya savaşın en ölümcüllüğünü görmeyi bekleyebilirsiniz ama bu film bu kısımlara odaklanmak yerine yine insanlar üzerindeki etkilerine inmektedir. İnsanların içindeki şiddeti yansıttığı kadar savaş karşıtı bir görüş çizmeye çalışıyor. Kaskında “Born to Kill” yazılı ama yakasında barış sembolü olan Joker için kadın ve çocukları öldürmeyi bırakın normal bir insanı öldürmeyi bile tercih etmek istememektedir. Joker üzerindeki bu karşıtlığı ile olanlara aslında tepki koymaktadır. Savaş alanında ise gazetecilik veya fotoğrafçılık bölümünde (Tam ismini hatırlamadığım bölümde) ilerlemektedir çünkü insan vurmayı istememektedir. Ama en sonunda kendisini daha çocuk olan ama savaşmak zorunda olan bir kızı vururken buluyor. Bu zorunluluk altında psikolojisi çok güzel yansıtılıyor. Filmin bitmiş gibi gelmemesi ile de kazanan veya kaybedenin de gösterilmediği bu film savaşın belki de en önemli kısmını yansıtıyor. The war is hell man.

Sadece Bir Bilim Kurgu Değil, Ötesi – 2001: A Space Odyssey (1968) İnceleme

Stanley Kubrick gibi başarılı bir yönetmenin elinden çıkmış olan ve yönetmenin en hoşuma giden filmidir. Siyah bir monolitle beraber bizi insanlığın ilk varoluşundan yapay zekaların çağına kadarki süreci anlatır. Yapım yılına nazaran bilim kurgu anlamında çok eşsiz görünümü ile sinemada bir çığır açtığını söyleyebiliriz. Yönetmenin toplamda tek bir Oscar ödülü bulunmaktadır ve o da bu film ile En İyi Görsel Efekt dalında almıştır. Film çok güzel olmasına rağmen uzun olması ve izleyicilerin bir şeyleri merak etmesini beklediğinden dolayı çoğu insan için izlemesi zor bir filmdir. Bana göre de Kubrick filmlerde bazı sahneleri aşırı uzun çekiyormuş gibi geliyor ve bu biraz yoruyor. Bir de bu filmde görsel anlamda anlatım ağır basıyor, insanların birbirleriyle konuştuğu ettiği sahneler çok az. Bu gibi eksileri olsa bile görsel keyfine doyum olmaz bir filmdir.

Film 4 kısımdan oluşuyor diyebiliriz bunlar “The Dawn of Man”, “The Monolith on the Moon”, “Jupiter Mission” ve “Jupiter and Beyond the Infinite” şeklindr adlandırılmaktadır.

The Dawn of Man: Maymunları yaşamlarını gösterdiği sahnelerle başlamaktadır. İnsanların zeki hayata geçişini anlatmaktadır. Monolithe dokunmaları ile maymunların diğer canlılardan üstün olduklarını farketmeye başladığını ve onları öldürüp yemeğe başlamaları ile evrime doğru olan yolumuzu açmaktadır.

The Monolith on the Moon: Bu kısımda artık insanlık iyice ilerlemiş teknolojiyle iç içe olmuş ve uzayla tanışmaya başlamıştır. Hayatlarını artık bu cihazlar olmadan idame ettirmeleri artık iyice zordur. Aya vardıklarında monolithi görürüz, insanlar hemen onunla etkileşime girerler ve fotoğraf çekilmeye başlarlar. Ardından bir uyarı gibi bir şey gelir ve sahne kopar. İnsanların daha hazır olmadığını vurgular.

Jupiter Mission: Ay yolculuğundan 18 ay sonrasındaki zaman dilimindeyizdir. Bu yolculuk gemisinde astronotlarla beraber gemide bir yapay zeka bulunmaktadır. Bu yapay zeka gerilimi ve hafif korkuyu bize neredeyse hiçbir şey yapmadan bile hissettirir. Bu yapay zekanın görevi incelemek ve olayları değerlendirmektir. Ama gün gelir insanlığın beceriksiz yapısını keşfeder. İnsandan üstün olduğunu sahnelerde hep gösterirler ve yapay zekamız da bunun farkındadır. Ses tonundan bile bu üstünlük duygusunu taşımaya başlar. Sonrasında kendisini üstün görmesi üzerine büyük bir hataya sebep olur ve gemidekiler onu kapatmaya karar verir. Ama yapay zekamız bunu kabullenmez ve mürettebatı tek tek öldürür. Bir tanesini ise uzayda çaresizliğe doğru bırakır. Ama hesap etmediği bir şey vardır. İnsanlık salak olduğu kadar cesur oluşu kendisini kurtaran özelliktir. Tamamen sayısal hesap yapan bir makine kendisini ölüme bırakabilirken insan ufak bir şans bile olsa yaşamayı seçicektir. Bu şansını kullanıp gemiye giren insanımız ufak bir tornavida ile kendisinden çok gelişmiş yapay zekanın sonunu getirir. Bayağı trajik. Artık bu kısımda sona ulaşır ve Jupitere olan son yolculuğa geçilir.

Jupiter and Beyond the Infinite: Bu kısımda artık görsel anlamda büyük bir bulanıklığa gireriz. Zamanda ve mekanda ışık ve renk oyunlarıyla değişik bir karmaşası izleriz. Sonrasında Jupitere ulaştığında bir anda bir evin içerisinde buluruz kendimizi. Bu evde insanoğlunun iyice yaşlanıp ölümü resmedilir. Ölümünden önce ise son bir akşam yemeğini yemeğe başlar. Bardağın kırılması ile dikkati dağılan karakterin gördüğü ölümdür. Ölüme doğru geçmeden önce yaşlı adamın yatakta monolithe uzanmaya çalışması ile de “Adem’in Yaratılışı” tablosuna bir gönderme mevcuttur. Odadaki monolithin içinden kameramız karanlık boşluğa açılır gezegen büyüklüğünde bir embriyomsu bebek görürüz. Bu kısımlar ne kadar saçma gözükse de bilinci temsil etmektedir. “Adem’in Yaratılışı” tablosunda zaten insanın uzandığı tanrı alt mesaj olarak bilinvi temsil etmekteydi. Filmde de bu kısmı böyle bağlaması yerinde bir karardır. İnsan ölmüştür ama bilinç üst bir evreye çıkmıştır. Nietzsche’nin üstün insanından da bahsetmektedir. Son olarak ise gezegen boyundaki bebek sonrasında yeniden dünyaya gönderilir. Kubrick’in bu son kısım ile ilgili yorumu olarak tam Kubrick mi olduğundan emin olunmayan bir ses kaydında anlatıyor. Benzer şeylerden bahsediyor dinlemek isteyenler için videosu burada.

Görüldüğü gibi film tonlarca şey anlatmaktadır ve hepsinden bahsetmek aşırı zordur. Sakin kafayla izlenmemesi gereken, seyirci olarak bizlerin de bol bol anlam yüklemeye çalışmasını istemektedir. Kendiniz bir şeyler katmadığınız sürece hiçbir keyif alamayacağınız bir filmdir. Yukarıda da bahsettik zaten ama bazı sahnelerin gereksiz uzun olması bu anlam yükleme konusunda büyük bir engeldir. Bunları aşmalı ve keyif alınmaya çalışması gereken eşsiz bir yapım.