The Terminal (2004) İnceleme

Steven Spielberg’ün yönetmenliğini üstlendiği gerçek bir hikayeye dayanan eğlenceli bir film karşımıza çıkıyor. Baş rolünde Tom Hanks’in olduğunu da söylemeden geçmeyelim. Film tamamen bir havalimanında geçiyor ve biraz gerçeğe yakın hayali bir ülke olan Krakozia’lı Viktor Novarski’nin ülkesinde meydana gelen devrim sonucu havalimanından geçişi sağlanamamasını ve orada kapalı kalışını konu alır.

Dilini bile bilmediği bu havalimanında kalan Novarski açlık, parasızlık gibi konularda bolca sıkıntı yaşar. Geri ülkesine de gönderilemeyen Novarski havalimanında uzun bir süre geçirir. Her ne kadar yetkililer kaçak yoldan havalimanından çıkmasını sağlamaya çalışsa da bunu yapmaz. Yavaş yavaş bulduğu kitaplarla dilini geliştirmeye ufak da olsa para kazanacak yöntemler geliştirir. Tüm bunlar olurken bol arkadaş edinirken bir hostese de aşık olur. Amerika’ya bir sözü gerçekleştirmeye gelmiş bu adamın bu hikayesi yeri gelir eğlendirir yeri gelir hüzünlendirir.

Çok büyük anlamların olmadığı, bir şeyleri açıklamaya çalışmayan ve sonu ile de bazı şeyleri tam oturtmasa bile izlerken eğlenebilecek bir filmdir.

Saving Private Ryan (1998) İnceleme

Steven Spielberg tarafından çok sevdiğim film olan Schindler’s List’i konuşmuştuk ve bu film de yine bir savaş filmi olmasına rağmen işleyişi diğerine göre daha farklı olan ve yine etkileyiciliği ile sevdiğim bir filmidir.

II. Dünya Savaşı zamanını ele alan ve 3 oğlunun ölümü üzerine bir anneye 4. oğlunu sağ salim ulaştırmak adına devlet ve askerler göreve düşer. Askerlerin tam olarak anlamlandıramadığı bu Private Ryan’ı bulup onu eve götürme meselesi insanların ne için, neyin uğruna savaştıklarını ya da savaşmamaları gerektiğini irdeleyen bir yapıyı da katan savaş psikolojisini birçok yönden ele alabilen bir senaryosu vardır.

Özellikle açılışındaki Normandiya çıkartması ile ekranlara aşırı gerçekçi savaş sekansları sunuyor. Filmi izleyen pek çok savaş gazisi sonrasında psikolojik destek almak zorunda kalacak şekilde etkileyici ve gerçekçidir. Cristopher Nolan’ın Dunkirk filmine ve Quentin Tarantino’nun Inglorious Bastards filmlerine de bu gerçekçilik esasında çok büyük ilham olmuştur.

Her ne kadar gerçekçi bir savaş filmi sunsa da tamamen beyaz Amerikan propagandasının yapıldığı da aşırı barizdir. Klasik Amerikan klişelerinin dolu olduğu ve bu konuda bayağı rahatsız edici olmasına rağmen kullanılan silahlardan tutun tanklara kadar koleksiyonculardan toplanmış bir sahne kurulumu vardır. Oyuncuların belli askeri eğitimlere maruz kalması ile de gerçekçi tepkiler vermeleri sağlanmıştır. Görüntü ve savaş gerçekçiliği anlamında çok güzel şeyler sunmasına rağmen klişelerin doluluğu ile rahatsız edebilir.

Ayrıca Schindler’s List ile savaşın ve bu tarz politikaların kötülüğünü rahatça hissediyorken bu filmde savaşın iyi bir şey olduğu gibi bir anlam çıkabiliyor. Her iki filmde de odaklanan psikolojinin farklı olduğunu belirtmekte fayda var. Tüm bunların ötesinde filmi güzel yapan taraf ise tamamen psikolojik olarak askerlerin hissettiği o duygudur zaten.

Schindler’s List (1993) İnceleme

3 saat 17 dakikası ile yaklaşık 2 günde izlediğim, izlerken bol bol ağladığım ve siyah beyaz filmlere önyargımı yendiğim ilk filmdir. Tüm gerçekliği ile II. Dünya Savaşı’nın o Yahudiler üzerine uygulanan soykırımı en gerçekçiliği ile yansıtan muhteşem bir filmdir. Steven Spielberg‘in elinden çıkmış ve en pahalı siyah beyaz filmidir. Yaklaşık 20 bin figüran oynamıştır ve tüm mekanlar setle oluşturulmuştur. Aslında gerçek mekanlarda da bu çekimleri yapabilirdi ama Spielberg, tamamen ölülere olan saygısından dolayı bunu tercih etmemiş. O kadar figürana kostüm yetişmediğinden ise ilanlar ile Polonyalılardan ve Lehlerden eski giysiler almışlardır. Büyük bütçe ile çekildiği gibi Spielberg kendi kazandığı parasını da bağışlamıştır. Spielberg bu film için büyük araştırma yapar ve canlı olarak deneyimlemiş insanların anılarından faydalanarak senaryoyu daha da genişletir. İnsanların hep akıllarında kalmış olan ufak detaylardır ve Spielberg bu detayları filme güzelce nakışlar. Oskar Shindler’in ve Amon Goeth’in evlerini inceler ve setlerini bunlara göre oluşturur. Bu kadar emek harcanmış ve duyguyu sonuna kadar işleyen bir filmin Oscar kapsamında En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Görüntü Yönetimi, En İyi Sanat Yönetimi, En İyi Kurgu ve En İyi Film Müziği dallarında ödülleri vardır. Liam Neeson ve Ralph Fiennes’in ise performansları ile aday gösterilmiştir. Her iki karakter de oyunculuklarını en gerçekçi haliyle canlandırmıştır. Neeson abartılı dramalardan uzak aşırı içimize insancıl gelen özellikle son sahnesiyle unutulmaz iken Fiennes ise canlandırdığı psikopatlaşmış Alman subayı karakteri ile çok güzel geren ve kendinden nefret ettiren bir roldedir. Bunların dışında diğer tüm karakterlerden tutun figüranlara kadar hepsi o kadar iyi ki ne anlatsam boş gelir.

Oskar Schindler ilk başta bu kahraman gibi gezen veya saf iyi bir karakter değil. Kumar oynayan, tamamen kafası paraya çalışan ve yüksek bir hayat peşinde koşan birisidir. Polonya’ya da savaşın getirdiği fırsat ile gidip ucuza fabrika açıp yine ucuza Yahudi çalıştırmayı ve böylece zengin olmayı amaçlar. Film boyunca gelişimini ve iyiye doğru olan geçişini çok iyi gözlemliyoruz. Naziler için o kurduğu fabrikada tek bir mermi bile üretmemiş üzerine daha fazla Yahudi’yi ölümden kurtarabilmek için fabrikaya insan alan birisine doğru evrilir. Kadınları ve çocukları hemen öldürmek istediklerinde yaptıkları malzemeyi gösterip ince ayrıntılar için küçük parmaklar lazım gibi gerekçeler bile üretir haldedir. Zaten filmin finalindeki o “Bu arabayı satsak 15 Yahudi daha alabilirdim bu broş belki de 2 Yahudi daha eder” gibi sözlerde bulunuyor. O son sahne ile de hayatını yine lükse vurduğunu düşünüp üzülüyor. Bu gelişim ilerleyiş filmde asla göze batmamaktadır ve Liam Neeson dramanın dozajını abartmadan en insani şekliyle oynamıştır.

Peki bu iyiye dönüşümü nasıl oldu? Film bu konuda bizlere cevap vermiyor çünkü verirse aşırı basite indirgemiş olacaktır. Ama filmde şöyle ufak bir detay var her ne kadar bağlı mı değil mi bilinmez. Oskar Schindler uzaktan tepenin ucundan Yahudilerin zorla toplandığı izlemektedir. Orada ufak kırmızı paltolu bir kız görür. Evet film siyah beyaz olmasına rağmen tek renk o kızın paltosudur. Bu palto kimileri için umudu kimileri için iyiyi temsil eder. Ve bu paltonun rengi filmin sonuna doğru yani kızın ölüp cesetlerin yanına atılmasına kadar öyle kalır. O kısımdan sonra renk solar ve o da siyah beyaz filmin içine katılır. O sahne kimileri için yine umudun ve iyiliğin öldüğünü gösterir. İşte bu kızı ve oradaki Yahudilerin götürülüşünü izlemek Oskar Schindler’da bir dönüm noktası gibi görülebilir.

Oskar Schindler’in kafası kurnazlığa ve dolandırıcılığa iyi çalışsa bile fabrika yönetme anlamında pek bir şey bilmemektedir. Ona bu yolda muhasebeciliğini yaptığı Itzhak Stern yardım etmektedir. Bu ikilinin ilişkisi yine filmde çok iyi işlenmiştir. Filmin başında tek gayesi para kazanmak olan adamın filmin sonunda ne kadar daha çok Yahudi kurtarabilirim noktasına gelmiştir. Bu ikilinin kurduğu ilişki yine belli bir nedenden oluşmak yerine yine belirli süreçlerin sonucunda kurulur.

Senaryosu ile ucuz melodramadan uzak ve uydurma bir hikaye anlatmamaktadır. Holokost’u canlı ve korkunç haliyle görüyoruz. Amon Goeth ile kötülüğün ve eline güç gelince insanın olabileceği son noktasına kadar hissediyoruz. Evinin balkonundan sırf silah antremanı olsun diye Yahudi vuran, insanları tek bir emirle rahatça ölüme ve zulüme yollayabilen bir yapıdadır. Işığı bile söndürmeye bile üşenerek ampulü vuruyor. Saf insanın bencil kötülüğü çok güzel yansıtıyor. Nazilerin genel bir tablosunu, oyuncu sonuna kadar taşıyor. Bir yandan korku bir yandan bolca nefret ile yükleniyoruz ona karşı. Oyunculukta kendini karakterinle kolayca sevdirebilirsin ama kendinden nefret ettirmek en zor olan iştir. Bu usta oyunculuğu için ne kadar başarılı bir işe imza attığını söyleyebiliriz. Başarılı bir filmi daha da başarılı yapan önemli bir unsurdur.

Sinamatografisinden tut oyunculuğuna, senaryosuna, müziklerine kadar her şeyiyle dörtlük dörtlük bir filmdir. 3 saat 17 dakika ağlamak yetmemiş gibi daha uzun olsa daha çok izlesem dediğim mükemmel bir yapım. Bu filmin etkisi büyük. Siyah beyaz bu demeyip, çok uzun bu demeyip, drama bu demeyip direkt izlenmeye başlanması gereken bir sanat bu.