Three Colors: Red (1994)

Three Colors serisinin belki de alt metinlerinin en güçlü olduğu film budur. Kırmızı rengi de düşünüldüğünde diğer renklerin ötesinde birden fazla durumu ve duyguyu simgeleyen bir özelliği vardır. Bazen aşkı, bazen kıskançlığı bazen nefreti bazen de tanrısal bir konumu vardır. Filmde bir çok farklı konunun da bir bütüne gelmesi rengin bu çok yönlülüğüne uymaktadır. Yönetmen bu seride bolca objelere anlamlar yükleyerek mesajlarını gizlediği gibi en çok duyguyu bu filmde ilettiğini söyleyebiliriz. Dediğim gibi kırmızı renginin taşıdığı bir çok anlam bizi ufak da olsa kafamızı karıştıran yapısı vardır. Çok farklı şeyler hissetmek mümkündür.

Bu filmin ama asıl konusu kardeşlik üzerinedir ve Valentine adındaki genç kızın arabasıyla bir köpeğe çarpması üzerine köpeğin sahibi ile tanışır. Emekli bir yargıç olan bu adam köpeği istemediğini söyler. Sonrasında Valentine köpeğin iyileşip yanından kaçtığında yargıcın aslında komşularının telefonlarını dinleyen biri olduğunu öğrenir. Bu adamın da iç dünyasına girdiğimiz de onun da Valentine gibi ruhani olarak bir boşluğu olduğunu fark ederiz. Bu iki karakterin bu boşluklarını doldurduğu ve birbirlerine karşı oluşturacağı kardeşlik bağına odaklanırız. Ama filmde kırmızı renginin anlamı gibi farklı farklı olaylar da oluyor. Kırmızı rengi gibi onları da yoğun olarak işliyor.

Serinin hep bir yerlerde bağlandığını biliriz. Bunları bize mahkeme alanı ile, geri dönüşüm kutusuna şişe atmaya çalışan yaşlı kadın ile ve en sonunda tüm karakterlerin bir arda olduğunu göstermesi ile biliriz. Üç filmdir o şişeyi atamayan yaşlı kadın için bu filmde yardım elinin uzatılması ile içimize su serpmiştir. Bu filmde benim için tam oturmayan bir kısım var o da son sahnede iş adamı Karol’ü görüyoruz ama Dominique ile beraberler. Eğer ilerisini anlatıyorsa nasıl Karol rahat bir şekilde Dominique ile gezmekte? Ya da tam tersi zamanda önceyi anlatıyorsa nasıl iş adamı şeklinde anılıyor? Bu kısım bende mantıken oturmadı ama bunun dışında filmin havasını, anlamını çok seviyorum. Mavi kadar iyi mi değil mi tam bilmemekle beraber hoşuma giden bir filmdir. Fransız bayrağının son rengini de böylece konuşmuş olduk.

Three Colors: White (1994) İnceleme

Serinin mavi renginden sonra sırada beyaz rengimiz var. Beyaz rengimizdeki anlam ise eşitliktir. Three Colors: Blue filminde Julie’nin bir tane mahkeme salonuna girmeye çalıştığını ama kapısından hemen dışarı edildiğini görmüştük. O an bazılarımız merak etmiştir ne vardı acaba orada diye. Bu film de tam oradan başlıyor diyebiliriz. Polonyalı göçmen olan Karol’un eşi Dominique ile boşanma davası dönmektedir o an. Filmde Julie’nin salona girmeye çalıştığı açıkça gösterilir ama bunu bu kadar belli yapmasına gerek yoktu bence. Belki arkada blurda kalmış gibi detaylandırabilirdi ama yönetmen böyle göstermeyi tercih etmiş. Bunu yapması kötü bir hamle değil aksine herkesin anlamasını sağlamış.

Fransa’da olduklarından ve Karol’ün yabancı olması ve dili tam iyi bilmemesi üzerine Dominique ayrılırken sahip olduğu tüm fırsatlarını kullanmaya çalışıyor. Ayrılık sebepleri ise adamın kadınla evlendikten sonra birlikte olmamasıdır. Karol’ü valizi ile dışarda kalırken para çekmek için bankaya gittiğinde hesabın kapatıldığını öğrenir. Parasız bir şekilde dışarda geceyi bitirmeyi planlarken aklına berber dükkanlarının anahtarlarının olduğu aklına gelir. Geceyi dükkanda geçirdikten sonra Dominique ile barışmaya çalışmış olsa da yapamazlar. Kadın adamla sevişmek istemesine rağmen adamdan buna karşılık tepki gelmeyince Dominique dükkanı yakmaya başlar ve polise şikayete edeceğini bunun da sorumlusunun Karol olduğunu söyleyeceğini anlatır. Kısacası kadın aşırı derecede kötü davranan birisidir ve çok fazla sinirimi bozmuştur. Adam ise saflığı ile ayrı sinirimi bozmuştur. Neyse bir takım maceraların ardından Polonya’ya evine döner. Karol, orada hızlı para kazanma yollarını arar ve birilerini bir nevi kandırarak zengin olur. Her geçen gün zenginliğini büyütmüştür. Ama hala Dominique’i düşünmektedir ve tüm malının Dominique’e kalması yönünde bir vasiyet yazar. Sonrasında onu Fransa’dan kurtaran adamın yardımları ile kendisine fake pasaport yaptırır. Hemen ertesinde öldüğünün haberini yayar. Dominique o kadar fazla paranın kendisine vasiyet konulduğunu duyunca hemen gelmiştir. Cenazesini uzaktan izleyen Karol, Dominique’in ağladığını görür ve onun otel odasına girer. Çıplak bir şekilde onu bekler (aşırı ürkünç bir plan). Tabii Dominique şaşırır eder ama en sonunda geceyi geçirirler. Sabaha Karol otelden ayrılır ve ardından odaya polisler girer. Dominique’e bu kadar fazla vasiyet kalması ve Karol’ün öldüğü gün Polonya’da olmasından dolayı şüphelendiklerini söylerler. Karol aslında kadına oyun oynamıştır. Karol’ün zengin olmada amacının zaten para olmadığı anlaşılır. Yine eski Polonya’daki hayatına dönmüştür. Sadece istediği kendisinin de yaşadığı durumları Dominique’e yaşatmaktır. Fakat Dominique’i sevdiğini hapishanesine gidip gizlice gözlemlemesinden anlarız. Bu kadar saf bir adamın böyle bir plan kurup işlemesi biraz değişik geldi.

Senaryo olarak bana saçma gelen bir yapısı vardı. Karakter psikolojisine ilk filmdeki gibi giremeyiz, zaten film de bunu amaçlamamaktadır. Eşitlik tanımını aktarmak istediğinden Dominique ile Karol arasındaki bu denge sistemine yoğunlaşmıştır. Karol’ün intikam alması tamamen eşitliği sağlamak adına yapılmaktadır. Kendi hissettiği durumu Dominique’in de hissetmesini ister. Ama eşitlik yine eşitlik şeklinde değildir. Yine güce sahip olanın güçsüzü ezdiği bir tablo vardır. Yönetmen de bunun mümkün olmayacağını böyle göstermek istemiştir.

Three Colors: Blue’da nasıl mavi renk ön planda ise bu filmde de beyaz ön plandadır. Karol ve Dominique’in evliliği ve Dominique’e benzeyen heykel haricinde beyazın tonunu pek yakalayamayız. Yönetmen de bunu bilerek ve isteyerek yapmıştır. Beyaz daha çok Karol’ün düşsel anlarında karşımızdadır. Bunun yanında beyaz namına kar sahnelerine de önem vermiştir ama onlar bile saf temiz kar değillerdir aksine hepsi kirlidir. Bu tarz beyaz seçimi ile bu film, ilk filmdeki gibi görsel anlamda da psikolojimize dokunmaz veya büyük anlamları yüklediğimiz bir film değildir. Bu yüzden bu yazımda hikaye odaklı kalmaya çalıştım. Bana göre daha zayıf bir filmdir ama serinin lazım olan bir parçasıdır.

Three Colors: Blue (1995) İnceleme

Adını hüznün renginden alan ve bir kaza sonucu eşini ve çocuğunu kaybeden kadının yaşadığı hüznü aktaran harika bir üçlemenin ilk filmidir.

Yaşadıkları araba kazası sonrasında Julie, geçmişini unutmaya ve hayatını değiştirmeye çalışmaktadır. Eski hayatına ait her şeyi ne kadar geride bırakmaya çalışsa da bir türlü eski hep karşısına çıkmaktadır. Filmde Julie’nin yaşayacağı psikolojik evre hayatın gerçekçiliği ile yansıtılmıştır.

İzlerken sürekli karşımıza çıkan mavi rengi hüznü simgelediği gibi özgürlüğü de simgelemektedir. Filmde kullanılan diğer renklerin solukluğu mavi ile birleştiğinde Julie’nin özgürlüğünü buram buram hissetmiş oluyoruz. Renklerin önemi olduğu kadar müziğin konumu da çok önemli bir yerdedir. Yanılmıyorsam yönetmen, filme sadece müzik eklemediklerini filmi müziğe göre çektiklerinden bahsediyordu. Filmde genel anlamda yaşanılan bütün duygular seyirciye çok rahat hissettirebilmiş ve empati olgusunu bizlere çok iyi aktarabilmiştir. Film, seyirciyi Julie’nin durumuna koymayı başarmış gerçeklikte ve güzellikte bir yapımdır. Çekimde bir çok anlara anlam yüklememiz mümkündür, hiçbir sahne öylesine boş sahneler değildir. Julie’nin yaşadığını hissetmek adına fiziksel aktivitelere başvurması ve daha sonra aradığını bulamayıp farklı aktivitelere yönelmesi hayatını değiştirme çabalarını bize göstermektedir. Örneğin yeni bir hayata başlangıç adına yaşadığı yeri değiştirmesi sonrası Julie’nin havuzda yüzdüğü sahneler kimisi için yeniden doğumu anlatır. Çünkü Julie’nin suya dalması ana rahmini temsil etmektedir ve ana rahmi kimine göre insanın kendisini en güvenli gördüğü yerdir. Bu suya dalışlar, güvende olma, yeni bir başlangıç hissiyatı sonrasında Julie’nin ciddi anlamda hayatını yeniden düzene kurmasını izleriz. Örneğin kahve fincanı dopdolu iken şekerle ucuna daldırması, şekeri içine bırakmasıyla kahvenin taşması bize çok şey anlatmaktadır. Hayatta her zaman tutunacak bir şeylerin olması Julie’de de harekete geçme adımına sebebiyet vermiştir. Filmi film yapan anlam dolu sahnelerle birlikte müzikle olan uyum, seyirciye verilen kadının hayatını yaşıyormuş hissiyatı, mavinin ahengi ile canlı bir başlayış, sakin bir ilerleyiş ve müthiş bir özgürleşme adımıyla ulaşılan son.