Godzilla vs Kong (2021) Spoilerlı İnceleme

Bu yıl en çok merakla beklediğim ama aynı zamanda hikaye olarak çok kötü ama aksiyon anlamında dolu bir şey izleyeceğimizi düşündüğüm bir filmdi. Ama yanılmışım hikaye anlamında da beklentilerimin üzerinde çok iyi bir iş çıkardılar. Tüm godzilla filmlerini izlemedim ama belli ölçüde izlediklerime göre iki canavar birbirine yumruk atar biz de rahatlarız ama sonu berbat bir yere bağlanır geçer gideriz sanmıştım. Sanırım beklentim düşük olunca baya beni şaşırttı ve bu yüzden çok mutluyum.

Öncelikle görüntü anlamında şahaneydi. Bu konuda da effectler göze batar gibi bir önyargımın üzerine taş gibi görsellikle yine beni şaşırttı. Öyle dikkatli incelememe rağmen pek bir açık bulamadım. Tabii bir iki yıla eskiyebilir şekilde ama şuan aşırı keyif alınacak kıvamda.

Hikaye olarak Godzilla: King of the Monster filminin devamı şeklinde diyebiliriz. Önceki filmde Godzilla tarafından kurtarılan Madison Russell (Millie Bobby Brown) ve arkadaşı Josh Valentine (Julian Dennison) hafif deli dolu olan ve komplo teoristliği yapan Bernie Hayes (Brian Tyree Henry) ile bağlantı kurarak Godzilla’nın insanlığa neden yeniden saldırdığını araştırmaya koyuluyorlar. Teorisyen podcaster ile hem Apex Cybernetics’teki tuhaf olayları araştırıyor hem de Godzilla ile ilgili bilgiler peşindeler. Bu kısmı eklemeleri ile Madison’un babasının bulunduğu anlamsız bir ton sahne de bizimle beraber geliyor. Bunu eksi olarak görebilir miyiz bilmiyorum ama aşırı gereksiz olduğu aşikar.

Apex Cybernetics şirketinin aklındaki ise mecha godzilla’ya güç vericek olan maddenin Hollow Earth üzerinden bulunup kullanılması arzulamaktadır. Bunun için Kong’un yardımına ihtiyaçları vardır. Onu oraya taşımaya çalışmaktadılar. Godzilla da bu yüzden ortaya çıkmış ve sinirli haldedir.

Filmin diyalogları çok kötü yazılmış olmasını tamamen göz ardı ediyorum. Hatta oyunculukların da çok klişe ve bilindik olmasını tamamen göz ardı ediyorum. Çünkü bunların olucağını tamamen bekliyordum ve bu yüzden üzülmedim. Beni mutlu eden kısmın #TeamGodzilla ve #TeamKong taraflarını birbirlerine düşürmeden makul bir sona ulaşmalarıydı. Filmin başlarında da belli olduğu gibi bir Kong tarafı ağır basmaktaydı. Kong tamamen iyi çocuk Godzilla kötü o yüzden çocuk onu yenmeli gibi bir havası fragmanlarda da filmin başında da baya ağır gösteriliyordu. Sonrasında bir olup asıl düşman Apex’in yarattığı Mechagodzilla’ya karşı savaşmaları çok makul ve her iki tarafında gönlünü alan kısımdı bence de. Ama görmeyi tek istediğim bir sahne eksikti. O da Kong ve Godzilla’nın el sıkışma sahnesi. Bunun olmasını nedense aşırı derece bekledim.

Her şeyi bırakın kavga ve aksiyonun güzelliğinde kaybolun. Hong Kong’un neon ışıklarının altında büyük tahribatlarla yıkımlarını izlemek son derece mükemmeldi. Hatta bunun dışında Kong’un gemilerle götürülürken bir yandan denizden Godzilla’nın saldıra saldıra gelmesi o anki durumun ciddiyetini çok güzel tasarlıyor. Kong’un sınırlarını daraltıyor ve Godzilla’nın belasını sonuna kadar hissediyorsunuz. Yine Godzilla’yı da zorluycak anlar yaşansa da Kong’un hali bir başka oluyor. Sonrasında şehirde yaptıkları kavga daha eşit koşullarda gerçekleşiyor. Kong bir baltaya sahip olurken onun da özellikleri ile Godzilla’nın seviyesine yetişiyor. Ama bu kısımdan sonra en önemli an Mechagodzilla’nın ortaya çıkmasıdır.

Filmi eski filmlere göre karşılarsak hepsinden çok ileri bir iş ortaya çıkardığı barizdir. En iyi canavarların birbirini tokatladığı film desem yanılmış olmam. Bu filmden önce 1962 yılındaki Kong vs Godzilla filmine de yeniden göz atmıştım. Yani çok eski olduğundan pek bir şey demiycem ama hele ilk Godzilla filmine göre baya düşük bir filmdi. Bu filmin yanına ise o film asla yaklaşamaz. Bu film hem o eski filmlere saygılı hem de üzerine bir iş koyması ile hep aklımda kalacağa benziyor.

Ben baya beğenip 8 üzeri bir puanla filmi uğurluyorum. Peki siz nasıl buldunuz? Sonu ile ilgili mutlu musunuz? Cevaplarınızı yorumlarda gösterebilirsiniz.

Raya and the Last Dragon (2021) İnceleme

Soul’dan sonra bir başka görsel anlamda aşırı derece doyuran bir animasyon ekranlarımıza geldi. Disney’in Güney Asya kültürlerinden ilham alarak yeni bir mitolojiye dönüştürdüğü hoş bir animasyondur Raya and the Last Dragon.

Bahsettiğim mitolojiyi Raya karakterinin ağzından ilk kısmını anlatılmaya başlar. Yıllar önce Druun adındaki sadece karada ilerleyen karanlık güçlerin insanları taşa çevirdiğini ve bunu durdurmak için büyülü güçleri olan ejderhaların tüm güçlerini tek bir taş içinde toplayıp Sisu adındaki ejderha sayesinden bu güçten kurtulduğunu anlatır. Karanlık güçler yok olmuş ve insanların huzura ermiştir ama ejderhalar hala taş olarak kalmıştır. Son ejderha olan Sisu ise kayıptır ama karanlık güçleri yok ettikleri parlayan taş insanların elindedir. İnsanlar ise bu taş uğuruna birbirlerine savaş açmış ve kıtayı 5 bölgeye bölücek şekilde ayrılmışlardır. Raya ise bu taşa sahip olan hanedanın kızıdır. Fakat babası eski zamanlardaki gibi tüm halkların birlikte olduğu bir dünyayı kurmak adına herkesi toplamayı düşünmüştür. Tüm halklar davetiyeye icabedip gelirler ama güven problemleri hala vardır. Raya ise bir hanedanın kendi yaşındaki kızı ile vakit geçirmeye başlar. Birçok ortak yönleri olduğundan normalde koruması gereken taşın yerin yerini ona güvenip gösterir. Tabii ki de bu büyük bir oyundur ve taşa sahip olmak için birçok askerde oraya gider. Bunun üzerine herkesin orada yaptığı hengamede taş kırılır. Bunun üzerine kötü ruhların yeniden dünyayı basması gerçekleşir. Raya’nın babası dahil birçok kişinin taşa dönüşmesi üzerine Raya hem babasını kurtarmak için eski Sisu’yu bulmaya çalışır hem de diğer taş parçalarını da toplamayı amaçlar. Animasyonun serüveni bu kısımdan sonra iyice hareketlenir ve daha güzel hale gelir.

Hikaye cidden her yaştan izleyecek insan için keyiflidir. Karakter gelişimi ve ilerleyiş aşama aşama ve merakı artıran haldedir. Her aşamada tanışılan insan ve karakterlerle hep bir yenilik ve hoş muhabbet getirir. Animasyondaki her karakteri ben çok sevdim ve herkesin de seveceği şekilde tasarlandığını düşünüyorum. Dolandırıcı bir bebek, gemisi olan kaptan bir çocuk, yalnız bir kuzeyli ve özellikle Sisu olmak üzere hepsini çok sevdim. Her birisinin ayrı bir enerjisi ve kendine çeken kısımları var.

Animasyonun konusu pek çok anime ve animasyonu hatırlatsa bile görsel tasarım ve işçiliği ile farkını çok güzel koyuyor. Soul izlerken övdüğümüz gibi olayın arka planında olan çizimler ve tasarımlar gibi bunda da özenli bir çalışma var. Şehir ve sokak tasarımları olsun doğal görüntüler olsun hem büyüleyici bir dünyaya götürürken hem de onu en gerçek şekilinde gösterebiliyor.

Her şeyin dışında yine aktardığı mesajını güzelce destekleyip önümüze koyabilen bir yapım. Disney’in bu mesajları verirken çocuklar için kan göstermeme politikasına rağmen aksiyonları cidden göz doyuran haldedir. Animasyonların temel hedefi çocuklar olmasına rağmen herkesin keyif alacağı ve memnun olacağı bir animasyondur.

Ugetsu (1953) İnceleme

Tam adı Ugetsu Monogatari yani türkçesi Yağmurdan Sonraki Soluk ve Gümüş Ayin Öyküleri olan ismi kadar büyüleyici bir filmi konuşacağız. Akinari Ueda’nın kısa öykülerinden oluşmuş bir senaryosu vardır. Japon korku filmi ögeleri bulunmasına rağmen çok yumuşak bir anlatımı olduğundan asla korku filmi gibi gelmemektedir. Aynı yıl çıkmış olan Akira Kurosawa’nın Rashomon filmi ile beraber dönemin en önemli Japon yapımı olarak görülür.

Çömlekçi Genjuro (Masayuki Mori) ve kardeşi çiftçi Tobei (Eitaro Ozawa) savaşın hararetlendiği bir dönemde hayatlarını idame etmektedir. Genjuro çömlek satışlarından para kazanmaya başlayınca işini daha da geliştirmek ister. Tobei’nin tek hedefi ise ünlü bir samuray olabilmektir. Eşleri ise sadece huzur içinde yaşamak isterler ama ne yaparlarsa yapsınlar kocalarının hırslarının önüne geçemezler. Filmin ilk dakikasından itibaren karakterlere karşı hemen bir bağ kurduğumu farkettim. Karakterlerin her hamlesinde başlarına bir şey mi gelecek diye hafif korkularla seyrettim. Filmin bir kısmından sonra zaten o hayaletli veya büyülü aurayı hemen hissediyorsunuz. Hikayeyi çok fazla anlatmak istemiyorum ama etkisinin her dakika kuvvetli olduğu bir senaryosu olduğunu söyleyebilirim.

Filmden aldığım en büyük mesaj nefsine yenik düşmeden, hırsına kapılmadan mutlu olduğun hayatının farkına varıp onu yaşamak üzerineydi. Hikayesi olsun, oyunculuklar olsun, görüntü geçişleri olsun pek çok şeyiyle hikayenin o duygusunu çok rahat ekrana kazandırmıştır. Gerçek bir hikaye mi izledim yoksa bir masal mıydı hala tam karar veremediğim bir tonda filmdi.

Filmin bir de en etkileyici kısmı kameranın çeşitli yerlerde kayarak yaptığı geçişler veya ortamı değiştiren hamleleri idi. Bu kadar eski bir filmde bu tekniğin bu kadar başarılı yapıldığını görmek beni şaşırttı doğrusu.

Paisan (1946)

Roberto Rossellini’nin İtalyan Yeni Gerçekçiliği etkisinde gerçekleştirdiği “savaş üçlemesi”nin ikinci filmidir, Paisan. İkinci Dünya Savaşı’nın İtalya’daki sosyolojik ve psikolojik olarak harap halini ele alır. Altı farklı bölümden oluşan Paisan işgal kuvvetlerinin İtalya’daki ilerleyişini, halkın yaşadığı açlığı, sefaketi, ölümü ve bunların eksenindeki psikolojilerini izleriz. Farklı karakterlerin etrafında savaşın etkilerini bangır bangır gösterirken bir yandan o karakterlerle beraber insani duyguları da bolca işler. Aşk, arkadaşlık ve ailevi temaların da üzerinde durulur. Bunlarla beraber Amerikan askerlerin İtalya’ya gelmesi ile beraber dil ve kültürel anlamda değişimin oluşacağının da altını çizer.

Üçlemenin diğer filmlerine göre daha zor izleyerek bitirdiğim bir film olmasına rağmen içerisinde barındırdığı çeşitli anlatımın hakkını da vermeden olmaz. Diğer filmlerinde de pek çok ufak durum ve olay yansıtılırken bu filmde o yan olayların daha da üzerinde durulduğu bir film olmuştur. Bunun en büyük sebebi altı farklı hikayesinin olmasından ötürü daha çeşitli davranabilmesi diyebiliriz. Bu çeşitlilik güzel olduğu kadar farklı mekanlar ve karakterlere atladıkça takip etmeyi zorlaştıran bir yapısı var gibi geldi. İlk izlediğimde bitirmem baya vaktimi almıştı.

Roma Città Aperta (1945) İnceleme

Bir hafta önce yazdığım Germany Anno Zero incelemesinden sonra bu üçlemeyi tamamen yazma kararı aldım. 1945 yılında hala nazi işgalinin var olduğu bir zamanda çekilmiş olan ve yine savaş zamanlarını gerçekçi anlamda ele alan üçlemenin ilk filmidir. İtalyan Yeni Gerçeklik akımını başlatan ilk filmdir aynı zamanda.

Film savaş anında halkın bu Alman ilgaline olan mücadelesini anlatmaktadır. İnsanların direniş anlamında neler yaptığı nerelerde nasıl bir psikoloji altında olduklarını her sahnesinde her karakterle ayrı ayrı göstermektedir. Önderlerini satmamak adına yaptıkları çabalar ve fedakarlıkları ince ince işler.

Bu filme film demek benim için aşırı zor gelen bir durumdur çünkü aşırı gerçekçidir. Bu gerçekçilik savaş sırasında hemen böyle bir film çekilmesi ile taze duyguları kapsadığından dolayı gelmektedir. Bunun yanında oynayan oyuncuların oyuncu olmaması ve diyalogların biraz anlık kurulması ile daha etkili olmaktadır. Yıkık Roma şehrinde o sefil halkın sıkışık apartma aralarında hayatları görmek çok etkileyicidir.

Mandalorian 2. Sezon 7. Bölüm İnceleme

Bu haftaki bölümün ismi “The Believer” idi ve aynı isminde olduğu gibi bize Grogu’yu bulma yolunda bir inanç verdi. Mando’nun Grogu’ya duyduğu sevgi ve onun için ne denli fedakarlık yapabileceğini izlediğimiz bir bölümdü.

Önceki bölümde hapishaneden yanına aldığı adamla Moff Gideon’un gemisinin yerini tespit etmeyi planlıyorlardı. O tutsak zaten ilk sezonda bir bölümde gördüğümü hatırlıyordum ama bu bölümün başında iyice emin oldurttular. Mandalorian’ın en sevdiğim yanı da önce gereksiz gibi göründüğü bölümlerin sonradan içini doldurabilmesi ve Star Wars için bir katman oluşturabilmesidir. Neyse ekip toplanıp en yakındaki bir İmparatorluk bilgisayarından bilgileri elde etmeyi planlıyorlar ve onun için bir gezegendeki üste girme planı yapıyorlar. Ridonium taşıyan kamyonlardaki askerlerin yerini alıp içeri girmeyi hedefliyorlar. Kıyafet değiştirdiği için tutsak adam Mando ile bol bol kafalığını çıkarması ile ilgili muhabbetlere giriyor. O muhabbetlerden çok rahat anlaşılıyor ki bölümün bir yerinde Mando’muzun yüzü yeniden gözükecek. Neyse yolda ilerlerken bir sürü korsanın saldırı girişimine maruz kalıyorlar. Bölümün en büyük aksiyon kısmını oralar kapsıyor. Sonrasından onlardan kurtulurken bir çok Storm Trooper’ın yardımını görmek bizde normalde alışmadığımız bir duyguyu yaşatıyor. İlk defa Storm Trooper’ları gördüğümüze seviniyoruz falan. İçeri giriyorlar herkes tebrik falan ediyor derken cihazı okuyacakları yerde bir teğmen gibi üst bir insanın varlığı bizimkileri rahatsız ediyor. Önce tutsak adam yüzünü okutup bilgileri alıcaktı ama o tanınırım diye yapamadı onun için Mando’muz gitti kaskını çıkarıp işi yaptı. Grogu için neredeyse bir sürü kişiye yüzünü göstermiş oldu. Bilgileri aldı tam gidicek o teğmen gelip ne ayaksın hallerinde rahatsız vericek şekilfe geliyor. Kimsin napıyorsun gibi gergin sorular karşında kalırkan tutsak gelip biraz muhabbeti kurtarıyor. Sonrasında teğmen siz ridoniumu kurtaran tek ekipsiniz gelin bir şeyler içelim yapıyor. Masada gergin muhabbetler sonrası tutsak silahı çekip vuruyor daha da dayanamayıp. Sonra herkes alarm olurken çatıdan plandaki gibi kaçıyorlar. Giderken ridoniumları da vurarak aslında tutsak güzel bir hareket yapıyor. Boba Fett çatıdan gemiyle onları alıp giderken peşlerinden gelen savaş gemilerine de sismik bombayı salarak yine görsel ve işitsel anlamda hoş bir sahneye açılıyorlar. Tutsak adamımızı da sonrasında bu iyiliği ve ridoniumu vurmasından ötürü salıyorlar. İlk sezon belki de en gıcık olduğumuz karakterin bu bölümde hoşumuza gidicek tonla hareket yapması da güzeldi.

Bu bölümde hiç Grogu’yu görmedik ve bundan da rahatsız olmadım çünkü sezonun ilk bölümlerinde resmen kızdıracak sevide gösteriyorlardı. Tatlı olduğundan okay güzel diyorduk ama ya yorulmuştuk biraz.

Önceki bölümle baya perperişan nolacağı konusunds umutsuz iken bu bölümle biraz daha umutlu olduk. Zaten bundan sonra bir bölüm kaldı Grogu’yu kurtarırlar mı emin değilim ama biraz 3. sezona heyecanlı bırakacaklardır. Kurtarılsa bile bir başka yönden korku ve bekleyiş aktarırlar. Benim düşünceme göre kurtarılmayacaktır ama sezon boyu gördüğümü diğer karakterlerle bir birleşim gibi bir bölüm olabilir ve kurtarma operasyonuna geçilebilir. Ama kurtarma başarılı gerçekleşmeyip bu olay kısmı daha gaz vericek bir şekilde bırakılabilir. Neyse 1 hafta bekleyip görücez artık.

Germania Anno Zero (1948) İnceleme

Roberto Rosellini’nin savaş üçlemesinin son filmi olan ve insanların savaş sonrasındaki zor hayatlarına odaklanan etkileyici bir filmdir. İnsanların yozlaşması ve merhametsiz yaşamlarına 7’den 70’e herkesin açısından yansıtmaktadır.

Filmi 13 yaşındaki Edmund’un çevresinde izlemekte ve öncelikle ailesini sonrasında ülkedeki çeşitli insanları incelemekteyiz. Evleri savaş sırasında yıkılmış ve toplam 5 aile ile bir evin içinde yaşamlarını sürdürmeye çalışırlar. Babası yaşlılıktan yataktan çıkamamakta, ablası geceleri 20 marklık sigara için geceleri dışarı çıkmakta, abisi ise eski bir Nazi subayı olduğundan evde saklanmaktadır. Anlaşılacağı gibi 13 yaşındaki bir çocuğun omzundadır evi geçindirme umudu. Bu para kazanma uğrunda sokaklarda gezindiği ve kendinden büyük işlere girmeye çalışmaktadır. Yaşından ötürü ya beceriksizdir ya da kolay kandırılabilir haldedir. Savaş herkesi o kadar derinden vurmuştur ki herkes 5 mark bile olsa cebine para koyma merhametsizliğindedir. Sokaklarda o uzun yürüşleri o derece etkileyici ele almıştır ki hiç kimseye güven duymadığımız ve tedirgin hissettiren ortamı yaratmıştır. Gösterdiği her sahne ile büyük bir anlamlar ve detaylar sunmaktadır. Edmund’un askerlere Hitler’in ses kayıtlarını satması veya Amerikan askerlerine turistik geziler vermesi aslında öğretmen olan birinin ne derece farklı bir insana dönüştüğünü. Zengin insanlara metro aralarında sabun satma bahanesiyle onları kandırıp paralarını alan gencin aslında dışardan hiç böyle biri gibi durmaması görüşlerimizi alt üst eden kimseye güvenmemeyi öğreten çekimlerdir.

Tüm olanların sonrasında babasını zehirleyip öldürmenin belki de ev hayatı için bir çözüm olucağını düşünüp buna kalkışıyor ama yaptığı şeyin hata olduğunu bir süre sonra farkediyor. Bu işe aslında öğretmeninden aldığı bir tavsiye ile yaptığı için onun yanına gidiyor ve ondan azar işitiyor. Hemen sonrasında kaçıp yine sokaklara düşüyor. Edmund daha 13 yaşında bu tarz insan profilleri ile karşılaşması ve üzerine tonlarca iş gücünün de eklenmesi ile psikolojisindeki o çöküşü ve değişimi ister istemez görmekteyiz. Bu zehirleme işine atılması da öyle anlattığım kadar havada kalan bir şey değildir. Her şeyden önce daha bazı şeyleri kavrayamamış ve duygularını yaşayamamış bir çocuktur. Sokakta gezerken bazı çocuklarla top oynamak isteyip oynayamıyor bile. O sahne ile anlıyorsunuz zaten nasıl bir ortamın bir çocuğun üzerindeki etkisine. Sonrasında yıkılmış evlerin arasında gezerken bulduğu eşyaları kafasına tutup silahmış gibi davranıyor. Bir yandan bu tükenmişlik ve hayatta bıkmayı yansıtsa bilr gidip metal parçalarda kaykaydan kayar gibi kaymasıyla o sonu yapacağını düşünmüyoruz ama bu düşüncemizin yanlış olduğunu anlamamız geç olmuyor. Ve o yüksek binanın üzerinden yere atlayarak hızlı bir ölümle veda ediyoruz. O atlayış belki de o şeytani dünyadaki insanlığın umudunu ölüşünü simgeliyor olsa bile aslında hala insanların içinde bir sevgi ve umudun olduğunu o ölen bedene gelip sarılan kadınla tekrardan hissediyoruz. Birçok duyguyu bir sahnede bu kadar etkileyici sunması açısından çok beğendiğim bir filmdi.

Savaşın insan eksenli ele almasından daha çok bir çocuğun açısından da görmemizle aşırı gerçekçi bir dille ele almaktadır. Çok büyük dramları yüzümüze vurmaktan çok gerçekçiliğini koruyarak vermesi ile asıl o duyguları çok iyi hissettirmektedir.

Persepolis (2007) İnceleme

Marjane Satrapi’nin otobiyografik çizgi romanından uyarlanmış olan ve İran’ın değişen politikalar sonucu oluşturduğu ortamı da gösteren bir hayat hikayesidir. Film geçmişi bolca gösterdiği için genelde siyah beyaz tonda çizilmiştir ama o depresif karamsar havayı da en iyi böyle vermiştir. Masalsı bir film olmasına rağmen aşırı derecede herkesin bir şeyler bulabileceği ve empati duymayı kolaylaştıran gerçeklikte bir yapımdır.

Çocukluk yıllarından başlayıp İran’dan ayrılana kadarki zaman dilimi anlatan ve gösterdiği her detay ile gerçekleri gözümüze çok güzel seren bir animasyondur. İran’daki Şah’lık döneminin değişmesini herkesin istediği ama bu istek ve devrim sonucu ülkenin dönüştüğü kaos ortamını her anıyla güzel işlemiştir. Karakterin ağzından olanları görsek ve bunu aşırı mizahi tarzda yapsa bile o politik gerçekliği hep ensemizin dibinde hissediyoruz. Sosyal konulara değindiği gibi psikolojik anlamda karakterin de dünyasına açıldığımız anlamı bol ve hoş bir animasyon.

Bu senaryoyu ve fikri animasyon olarak ele almalarını çok beğendim çünkü böylece çeşitli insanlara ulaşabilen tarzda olayı gösterebilen bir konumda olmuş. İzlerken bu kişi ben de olabilirdim demeyi rahatça ele alan ve insanları daha rahat anlayabildiğiniz bir animasyon. Anlattığı olaylar ve detayları zaten çok güzel mesajlar barındırıyor. Her şeyi ile güzel kısaca.

Paths of Glory (1957) İnceleme

Stanley Kubrick tarafından bir başka savaş filmi ile beraberiz. Bu filmin Full Metal Jacket ile olan en büyük farkı savaşı daha ciddiye alması diyebiliriz. O ortamı yaratma ve askeri düzeni sergileme de yine çok başarılıdır. Bu filmde de yine savaş karşıtı bie görüş yine aktarılmıştır.

I. Dünya Savaşı sırasında Fransız ordusunun askeri nizam konusunda takıntısını konu alan ve bu nedenle idam kararı verilen 3 askerin hikayesini görmekteyiz. Ölmemek için siperi terketmediklerinden dolayı böyle bir karar verilir. Askeri yönetimin ne denli saçma bir şekilde yönetildiğini aktarmayı planlayan bir hikayesi vardır. Bu özelliği nedeni ile Fransa hükümeti filmi yasaklamış ve 1970’lere dek gösterimine izin vermemiştir.

Filmin ortam ve mekan tasarı aşırı hoş ve gerçekçidir. Savaş anlarını yılına rağmen çok etkileyici ele alan bir filmdir. Sorgu anında kameranın her karakter açısından çekimi ile yine psikolojik olarak etkisi yüksek sahnelerdir. Ve son olarak Alman kızının şarkı söylediği kısımla neler hissetmem gerektiğini bilemediğim bir filmdi.

Saving Private Ryan (1998) İnceleme

Steven Spielberg tarafından çok sevdiğim film olan Schindler’s List’i konuşmuştuk ve bu film de yine bir savaş filmi olmasına rağmen işleyişi diğerine göre daha farklı olan ve yine etkileyiciliği ile sevdiğim bir filmidir.

II. Dünya Savaşı zamanını ele alan ve 3 oğlunun ölümü üzerine bir anneye 4. oğlunu sağ salim ulaştırmak adına devlet ve askerler göreve düşer. Askerlerin tam olarak anlamlandıramadığı bu Private Ryan’ı bulup onu eve götürme meselesi insanların ne için, neyin uğruna savaştıklarını ya da savaşmamaları gerektiğini irdeleyen bir yapıyı da katan savaş psikolojisini birçok yönden ele alabilen bir senaryosu vardır.

Özellikle açılışındaki Normandiya çıkartması ile ekranlara aşırı gerçekçi savaş sekansları sunuyor. Filmi izleyen pek çok savaş gazisi sonrasında psikolojik destek almak zorunda kalacak şekilde etkileyici ve gerçekçidir. Cristopher Nolan’ın Dunkirk filmine ve Quentin Tarantino’nun Inglorious Bastards filmlerine de bu gerçekçilik esasında çok büyük ilham olmuştur.

Her ne kadar gerçekçi bir savaş filmi sunsa da tamamen beyaz Amerikan propagandasının yapıldığı da aşırı barizdir. Klasik Amerikan klişelerinin dolu olduğu ve bu konuda bayağı rahatsız edici olmasına rağmen kullanılan silahlardan tutun tanklara kadar koleksiyonculardan toplanmış bir sahne kurulumu vardır. Oyuncuların belli askeri eğitimlere maruz kalması ile de gerçekçi tepkiler vermeleri sağlanmıştır. Görüntü ve savaş gerçekçiliği anlamında çok güzel şeyler sunmasına rağmen klişelerin doluluğu ile rahatsız edebilir.

Ayrıca Schindler’s List ile savaşın ve bu tarz politikaların kötülüğünü rahatça hissediyorken bu filmde savaşın iyi bir şey olduğu gibi bir anlam çıkabiliyor. Her iki filmde de odaklanan psikolojinin farklı olduğunu belirtmekte fayda var. Tüm bunların ötesinde filmi güzel yapan taraf ise tamamen psikolojik olarak askerlerin hissettiği o duygudur zaten.