Persepolis (2007) İnceleme

Marjane Satrapi’nin otobiyografik çizgi romanından uyarlanmış olan ve İran’ın değişen politikalar sonucu oluşturduğu ortamı da gösteren bir hayat hikayesidir. Film geçmişi bolca gösterdiği için genelde siyah beyaz tonda çizilmiştir ama o depresif karamsar havayı da en iyi böyle vermiştir. Masalsı bir film olmasına rağmen aşırı derecede herkesin bir şeyler bulabileceği ve empati duymayı kolaylaştıran gerçeklikte bir yapımdır.

Çocukluk yıllarından başlayıp İran’dan ayrılana kadarki zaman dilimi anlatan ve gösterdiği her detay ile gerçekleri gözümüze çok güzel seren bir animasyondur. İran’daki Şah’lık döneminin değişmesini herkesin istediği ama bu istek ve devrim sonucu ülkenin dönüştüğü kaos ortamını her anıyla güzel işlemiştir. Karakterin ağzından olanları görsek ve bunu aşırı mizahi tarzda yapsa bile o politik gerçekliği hep ensemizin dibinde hissediyoruz. Sosyal konulara değindiği gibi psikolojik anlamda karakterin de dünyasına açıldığımız anlamı bol ve hoş bir animasyon.

Bu senaryoyu ve fikri animasyon olarak ele almalarını çok beğendim çünkü böylece çeşitli insanlara ulaşabilen tarzda olayı gösterebilen bir konumda olmuş. İzlerken bu kişi ben de olabilirdim demeyi rahatça ele alan ve insanları daha rahat anlayabildiğiniz bir animasyon. Anlattığı olaylar ve detayları zaten çok güzel mesajlar barındırıyor. Her şeyi ile güzel kısaca.

Paths of Glory (1957) İnceleme

Stanley Kubrick tarafından bir başka savaş filmi ile beraberiz. Bu filmin Full Metal Jacket ile olan en büyük farkı savaşı daha ciddiye alması diyebiliriz. O ortamı yaratma ve askeri düzeni sergileme de yine çok başarılıdır. Bu filmde de yine savaş karşıtı bie görüş yine aktarılmıştır.

I. Dünya Savaşı sırasında Fransız ordusunun askeri nizam konusunda takıntısını konu alan ve bu nedenle idam kararı verilen 3 askerin hikayesini görmekteyiz. Ölmemek için siperi terketmediklerinden dolayı böyle bir karar verilir. Askeri yönetimin ne denli saçma bir şekilde yönetildiğini aktarmayı planlayan bir hikayesi vardır. Bu özelliği nedeni ile Fransa hükümeti filmi yasaklamış ve 1970’lere dek gösterimine izin vermemiştir.

Filmin ortam ve mekan tasarı aşırı hoş ve gerçekçidir. Savaş anlarını yılına rağmen çok etkileyici ele alan bir filmdir. Sorgu anında kameranın her karakter açısından çekimi ile yine psikolojik olarak etkisi yüksek sahnelerdir. Ve son olarak Alman kızının şarkı söylediği kısımla neler hissetmem gerektiğini bilemediğim bir filmdi.

Saving Private Ryan (1998) İnceleme

Steven Spielberg tarafından çok sevdiğim film olan Schindler’s List’i konuşmuştuk ve bu film de yine bir savaş filmi olmasına rağmen işleyişi diğerine göre daha farklı olan ve yine etkileyiciliği ile sevdiğim bir filmidir.

II. Dünya Savaşı zamanını ele alan ve 3 oğlunun ölümü üzerine bir anneye 4. oğlunu sağ salim ulaştırmak adına devlet ve askerler göreve düşer. Askerlerin tam olarak anlamlandıramadığı bu Private Ryan’ı bulup onu eve götürme meselesi insanların ne için, neyin uğruna savaştıklarını ya da savaşmamaları gerektiğini irdeleyen bir yapıyı da katan savaş psikolojisini birçok yönden ele alabilen bir senaryosu vardır.

Özellikle açılışındaki Normandiya çıkartması ile ekranlara aşırı gerçekçi savaş sekansları sunuyor. Filmi izleyen pek çok savaş gazisi sonrasında psikolojik destek almak zorunda kalacak şekilde etkileyici ve gerçekçidir. Cristopher Nolan’ın Dunkirk filmine ve Quentin Tarantino’nun Inglorious Bastards filmlerine de bu gerçekçilik esasında çok büyük ilham olmuştur.

Her ne kadar gerçekçi bir savaş filmi sunsa da tamamen beyaz Amerikan propagandasının yapıldığı da aşırı barizdir. Klasik Amerikan klişelerinin dolu olduğu ve bu konuda bayağı rahatsız edici olmasına rağmen kullanılan silahlardan tutun tanklara kadar koleksiyonculardan toplanmış bir sahne kurulumu vardır. Oyuncuların belli askeri eğitimlere maruz kalması ile de gerçekçi tepkiler vermeleri sağlanmıştır. Görüntü ve savaş gerçekçiliği anlamında çok güzel şeyler sunmasına rağmen klişelerin doluluğu ile rahatsız edebilir.

Ayrıca Schindler’s List ile savaşın ve bu tarz politikaların kötülüğünü rahatça hissediyorken bu filmde savaşın iyi bir şey olduğu gibi bir anlam çıkabiliyor. Her iki filmde de odaklanan psikolojinin farklı olduğunu belirtmekte fayda var. Tüm bunların ötesinde filmi güzel yapan taraf ise tamamen psikolojik olarak askerlerin hissettiği o duygudur zaten.

Blood of Zeus (2020) İlk Sezon İnceleme

Netflix’in yeni yapımlarından olan yunan mitolojisini kapsayan bir animasyon dizisi olan Blood of Zeus, geçenlerde yayınlandı. Yunan mitolojisini pek sevmemem ve hakkında pek bir bilgimin olmamasına rağmen merak ettiğim bir yapımdı. Çok aman aman ne izledim olduğum bir yapım değildi ama yine de izlemesi iyiydi. Zaten 30’ar dakikalık 8 tane bölümü olduğundan izlemesi de hızlı.

Death Note ve Immortals adundaki animelerin yapımında görev almış Charley Parlapandies adında birisinin üstlendiği bir projeymiş. Yazarlığını da yine aynı yapımlarda emeği geçen Vlas Parlapandies tarafından oluşturulmuş.

Hikayenin merkezinde Zeus’un yarı oğlunun dünyayı kurtarmasını ele alıyor. Yunan mitolojisinde pek duyulmamış bir hikayeyi anlatmak istemişler. Çok original yeni bir senaryosu var diyemem ama Yunan mitolojisine ilgili olanların seveceğini düşündüğüm bir diziydi.

Aksiyon kısmı göz doyurucu ve izlemesi güzel. Ama bazı kısımlarda fazla drama yapıyor gibi geliyor. Bunun nedeni bazı karakterlerin öldüğünü görüyoruz ve bu kısımlarda çok vurgu yapılıyor ama o kadar tanımadığımız ve bağ kuramadığımız kişiler olduğundan duygusu geçmiyor. Bunun dışında diğer tarafları iyi denebilir seviyede.

Son olarak bu diziye, Yunan mitolojisinin Star Wars’u gibi adlandırma yapan inceleme ve yorumlar gördüm ama öyle olmadığını düşünüyorum. Daha çok Yunan mitolojisinin Marvel’ı, DC’si diyebiliriz.

Alien 3 (1992) İnceleme

Aliens filminin hemen sonrasıyla başlayan ve bu sefer David Fincher’ın yönetmenliğinde seriye devam ediliyor. Bu sefer ıssız bir hapisaneye gemileri düşen ekipten sadece Ripley hayatta kalıyor. James Cameron’un yarattığı o sevdiğimiz karakterleri öldürerek bir giriş yapıyor. Çoğu kişinin sevmediği bir film ama bence normaldi. Hele bundan sonraki gelecek filmlere nazaran yine iyi bir film. Senaryosunda bir takım kötülükler olsa bile David Fincher iyi yönetmiş ve çekmiştir. Ben Special Edition olanını izlemiştim onun iyi olduğunu söyledikleri için bu yüzden güzel gelmişti sanırım. İlk yayınlanan versiyonunda bolca değişimler bolca yapımcı senarist ve yönetmen tarafından kavgalara neden olmuş o yüzden kötü bir şey çıkmış olması ihtimaldir diye düşünüyorum.

Film uzakta kendi aralarında yaşayan bir hapishane içinde geçiyor ve sadece erkeklerden oluşan, kadınsız yaşamayı bir din haline getirmiş insanlardan oluşuyor. Ripley’in kurtarma ekipleri gelene kadar yanlarında kalması onları biraz değişik duruma sokuyor. Bu film her ne kadar sevdiğimiz karakterleri öldürerek başlasa bile kendisi de keyifli karakterler oluşturmuştur. Özellikle Charles Dance’in oyunculuğu çok karizmadır.

Ripley geminin düşüşünden sonra bazı şüpheleri vardır çünkü gemide Alien’ın oluşturduğu bir takım asit izlerini görür. Hatta Newt’ün karnını açtırıp otopsi bile yaptırır ama sonuç negatif çıkar. Ama Alien’ımız dışarda bir ineğin içinde döllenmiştir. Ne yazık ki o ineği hapishaneye getirdiler. İçerisinden büyüyüp doğduktan sonra gizli gizli adam öldürüyor ama hapishane yetkilileri deli adamın yaptığını sanıyor. Bunlar olurken Ripley de karnın da bir Alien büyüttüğünü farkediyor. Alien Ripley’i öldürmeye gelse bile içinde anne Alien taşıdığını hissedip dokunmuyor. Sonrasında bu hapishanedekilerle Alien’ı silahsız ve ellerinde hiçbir şey yokken durdurmaya çalışıyorlar. Filmin aksiyon ve hareketliliği güzel bir halde. Filmin sonunda da Ripley’in ölmesi çok mantıklı bir seçim.

Film, James Cameron kadar aksiyonlu değil ama Ridley Scott kadar da gerilim merkezli değil. Tam bu ikisinin ortasında bir seviyede bu yüzden beğenilmiyor sanırım. Filmin sonunda her ne kadar Ripley ölse bile 4. film de onu klonlamak gibi bir hata yapıyorlar. 4. filmle yeni bir hikayeye geçseler bile bu tarz saçma senaryo seçimi ve kötü oyunculuklar ile sevmediğim bir filmdi. Burada bundan sonraki filmleri yazmayacağım için ufak değinmek istedim. Ama Prometheus’u yazarım çünkü o Ridley Scott’ın yaptığı güzel bir film. Onun dışında bu film de saçma bir mekanda olsa bile hikayeyi ele alışı iyiydi. Ve hatırlatıyorum ki Special Edition ‘ı izlemiştim o yüzden beğendim. Special Edition’a bir şans verebilirsiniz.

Aliens (1986) İnceleme

İlk Alien filminin yarattığı o ilgi hemen yapımcıların elinden kaçmadı ve James Cameron yönetmenliğinde ikinci film olan Aliens çekildi. Zaman olarak 57 yıl sonrasını işlese bile Ripley karakterimizin son filmdeki gemideki uykusundan sonraki dünyaya geldiği günü ele alır. Karakter için olaylar çok tazedir ve yönetim onun bu anlattıklarına pek inanmamaktadır. Bu arada Alien yaratığının çıktığı gezegende kolonileşme başlamış ve pek çok aile yaşar durumdadır. Onlardan haber alınmadığı bir gün endişelenen yönetim bir takım askeri bölgeye yollamayı planlar. Şirket de Ripley’i eğee söyledikleri doğru ise tavsiye verme amacıyla gemiye göreve almak ister. Ripley için olaylar daha bir iki gün öncesinde yaşandığı için bu teklife hiç sıcak bakmaz. Geceleri uyuyamayan rüyalarında hep Alien’ı görür haldedir ama en sonunda teklifi kabul eder ve giderler.

Film adından da anlaşılacağı gibi Aliens yani çoğul anlamda Alien düşmanımız bulunuyor. Bu film, Ridley Scott’ın yaptığı o tek ve pek görünmeyen yaratık korkusundan uzaktadır. Daha çok aksiyon sahnelerinin bulunduğu ama yeri gelince de korkuyu veren bir filmdir. İlk filme kıyasla daha büyük bir film izlediğimiz kolayca anlaşılır. Bunun en büyük nedeni daha büyük bir bütçe olsa bile James Cameron’un Alien fikrinin üzerine çıktığı da açıktır. İlk filmi çok sevdiğinden dolayı hemen bu işe atlayan Cameron, filmin özünü koruyarak onu geliştirmiştir. Önceki yazımda da dediğim gibi bu filmde Cameron’un tarzını hissederiz. Onun bu teknolojiye ve makinelere olan hayranlığı direkt ekrana yansır. Alien karakterinin de yapısı biraz daha makineleştirilmiştir ve bulundukları ortam da tam bu tarzdadır. Bir de aile yapılarına inen o tarafta bu duyguları güçlendiren tarzı eklenmiştir.

İlk film ne kadar bilim kurgu korku sayılabilirken bu film daha çok bilim kurgu aksiyon filmidir. İlk filmde bir elinde flamethrower diğer elinde kedi ile Ripley bulunurken bu sefer bir elinde ufak bir kız diğer elinde flamethrowerdır. Aile duygusuna kattığı bir aksiyon vardır. Filmin bir yerinde bu aile duygusunu hem insan ve hem de Alien tarafından göstermiştir. Filmin belki de en sevdiğin kısmıdır. Film genel anlamda zamanına göre hala güzeldir.

Dreams (1990) İnceleme

Akira Kurosawa’nın renklerin bir cümbüşü içerisinde bizi rüyadan rüyaya yolculuk ettirdiği harika bir filmidir. Ran gibi Kagemusha gibi diğer renkli filmlerindeki bu haz güzeldir ama yönetmen renkli de renksiz de anlatacağı duyguyu iyi yansıtır. Bu filmindeki konu veya konular ise sadece karakterler üzerinden duyguyu işlemez, renkleri de iyi kullanan bir yapıdadır. Gösterdiği 8 rüya ile doğayı koruma ve savaş karşıtlığı gibi konuları taşımaktadır. Bu mini farklı hikayeler yönetmen Kurosawa’nın kendi düşlerinden esinlenerek oluşturulmuştur. Zaten oyuncunun giyimi ve kuşamından yönetmenin giyim tarzını görebilmekteyiz, onun dışında Kurosawa’nın ressam olduğunu bildiğimizden ötürü Van Gogh ile karşılaştığı rüyayla bu paralelliği görmekteyiz.

Birinci Rüya: Yağmur ile Güneş

Japon efsanelerinde yağmur yağdığında tilkilerin düğünün gerçekleştiği ile ilgili bir bilgi vardır. Bu rüyada o bilgiyi duymuş 5 yaşındaki Kurosawa’nın kendi kafasından rüyasında gözlemliyoruz. O yaştaki biri için hafif ürkünç ama görsel güzelliği ile ön plandaki bir rüyadır. Gökkuşağı sahnesi ile gerçekten mükemmel bir görüntü sunar.

İkinci Rüya: Şeftali Ağaçları

Biraz daha büyümüş bir yaştaki Akira, kız kardeşlerinin görkemli sıralar halinde dizilmiş oyuncak bebeklerinin, şeftali ağaçların kesilmesine olan protestolarını gösterdiği bir rüyadır. Bebeklerin giydiği ayrıntılı kimonolar, filmde çok güzel tasarlanıp gerçek insanlara giydirilmiştir. Ran filmindeki gibi güzel kostümlere sahiptir.

Üçüncü Rüya: Kar Fırtınası

Karların arasında dağ tırmanıcılarının mahsur kalması sonucu bir ruh onları rahatlatmaya geliyor. Bu ruh ilk başta iyi mi kötü mü olduğu belli olmayan bir soyutlukta ilerlemektedir ama sonrasında bir eşarp olup uçmaktadır. Diğer sahnelere nazaran gerçekçiliği çok ileri bir seviyededir.

Dördüncü Rüya: Tünel

Tüneli geçen bir asker ile savaş sonrası ölüleri gördüğümüz yine ruhani olan bir rüyaydı. Savaşın kötülüğünü anlatan vurucu bir sahnedir. Savaşlarında bir tünel gibi sonunu göremeden içinden geçilen bir durum gibi yansıtılmıştır. Tünelde bazıları ölmüştür bazıları geçebilmiştir. Çekimi ve ışık renkleriyle hoşuma giden bir ambiyansı vardır.

Beşinci Rüya: Kargalar

Akira Kurosawa bu sefer büyümüş ve ressamlık zamanlarındadır. Van Gogh’un resimlerine bakarken yaşadığı düşsel bir yolculuğu bizlere sunar. Resimlerin içerisinden büyüleyici bir şekilde geçip durur. Van Gogh’a olan hayranlığını kattığı ve yine doğanın güzelliğine vurgu yaptığı bir rüyadır. Bu arada Van Gogh’u da Martin Scorsese canlandırmaktadır.

Altıncı Rüya: Kırmızı Fuji Dağı

Nükler enerjiye tepki gösterilen bir rüyadır. İnsanlar genelde Fuji dağının patlamasından korktuğu ama daha büyük bir tehlike olan nükleer santrallere dikkat çekmeye çalışır. Yine renkler görüntü şahanedir. O salınmış 3 farklı nükleer gaz hem korku hem de güzelliği sunar.

Yedinci Düş: Ağlayan Şeytan

Kırmızı Fuji Dağı düşünün devamıdır. Nükleer patlama sonucu değişen doğa ve canlıları vurgulayan bir rüyadır. Dünyadan çok farklı bir ortam yaratmıştır. Bu yarattığı dünya ile rüyadan çok geleceğimizi izler gibi hissettirir.

Sekizinci Rüya: Su Değirmeni Köyü

Bu sefer aşırı rahatlatıcı havası ile bizi o karamsar rüyalardan uzaklaştırıyor. İnsanın kötülüğü de iyiliği de kendisinin yarattığını vurgulayan yapısı ile diğer rüyalarla da bağını koparmıyor. Diğer rüyalarda insanların yaptıkları sonucu cehenneme dönen dünya bu sefer çok sakin ve huzurlu bir dünyayı oluşturuyor. Ölümün bile kötü anılmadığı, gayet herkesin bir eğlence törenindeki gibi uğurlama yaptığı bir rüyadır. Aslında insanın bir şeyleri şekillendirmemesi gerektiğini oluruna bıraktığında o harmoni ile ilerleyebileceğini yansıtır. Burada su değirmeni de bu anlamı taşıyan kendini yenilen ve asla durmayan bir sistemdir çünkü doğanın düzeninde ilerlemektedir.

2 saatlik süresi ile görsel anlamda büyük bir şölenin olduğu aynı zamanda bir çok konuya da değindiği mükemmel bir filmdir. Kurosawa renklerin kullanımı ile vermek istediği duygu ve durumu iyi ayarlamıştır. Çok severek izlediğim bir filmdi.

La Vita é Bella/Life is Beautiful (1997) İnceleme

II. Dünya Savaşı filmlerinin ne kadar acılara ve dramlara sahip olduğunu biliyoruz. Bu film de o dönemi işleyen bir konusu var ama diğer filmlerden tek farkı ise bize o dramı en hoş en eğlenceli halde sunmasıdır. Bir yandan o acılar ve dramlar yine olmaktadır ama film babanın çocuğuna bu kötü yanlarını asla hissettirmemesi hatta tüm bu olanları bir oyunmuş edasında yönetmesiyle bizi de o üzüntülerden uzaklaştırır.

Çocukken televizyonda parça parça gördüğüm bir filmdi ve aklımda sadece kutuya giren çocuklu film şeklinde yer edinmişti. Tabii biraz büyüyüp araştırınca bulmam zor olmamıştı. Çocukken izlerken de biraz büyüdükten sonra izlerken de aynı duyguları yaşatabilen bir filmdi. Yaş ve zamandan bağımsız oluşu ile de ne kadar güzel bir film olduğunu gösteriyor.

Filmi iki kısımda incelememiz mümkündür. İlk kısım neşeli adamımız Guido’nun arkadaşı ile amcasının yanına çalışmaya gitmesiyle başlar. Yeni geldiği bu şehirde çeşitli eğlenceli yapısı ile sahne sahne mutluluğu eksik etmez. Bu şehirde bir kitapçı açar ve zengin bir ailenin kızına aşık olur. Aşık olduğu kız Yahudi değildir ve başka birisiyle evlenme arifesindedir. Ama Guido çeşitli çabaları ve karizmatik karakteri ile Dora’yı düğün gecesinde atla kaçırır. Bu ilk kısım böyle masalsı bir sonla mutluluğa ulaşır ve bir çocukları olur. Zaman biraz daha ilerlemiştir ve savaşın etkileri yavaş yavaş gelmektedir. Yahudi olduğundan öncelikle dükkanındaki satışları sonra da hayatı riske girecektir. İşgal olup Yahudileri toplama kamplarına götürmeye başlarlar. Dora da Yahudi olmamasına rağmen ailesi ile birlikte toplama kampına gitmeyi tercih eder. Guido ise oğluna bu olanları açıkça söylemek istemez onun için her şeyin bir yarışma olduğunu herkesin rol yaptığını söyler. Eğer uslu bir çocuk olursa yarışma sonunda bir tank kazanacağını anlatır. Bu sürede gerilimi bol ama eğlencesi de bol bir sürü olay yaşanır. Yeri gelir duygulandırır yeri geri mutlu eder ve filmin bu ayarı tutturuyor olması çok güzeldir. Bu babanın ailesi için yaptığı bu kadar çabanın ve fedakarlığını izlemek ise ayrı bir duygulandırıcıdır.

Askerin Almanca bilen var mı sorusuna parmak kaldırıp kamp kurallarını oğlu anlamasın diye sanki oyun kuralıymış gibi çevirmesi çok güzeldir. O kadar zorlu çalışmalardan sonra aldığı ufacık ekmeği hemen oğluna vermesi, yaptığı işleri sanki eğlenceli zamanlar geçirmiş gibi anlatması falan hem hoş hem de aşırı derinden vuran sahnelerdir. Onun dışında ölüme doğru yürürken bile oğlu izliyordur diye komik bir şekilde yürümesi hep bana buruk bir duygu veriyor.

Film ele aldığı senaryo ile çok güzel ve farklı bir deneyim sunmaktadır. Asla tıkanan veya yarım kalan bir şey yoktur, akıcılığını hiç kaybetmemektedir. Aldığı birçok ödül ile de adını bolca duyurmuştur.

Seven Samurai (1954) İnceleme

Uzun süredir yazmak için ertelemiştin ama sinemaya büyük ilham ve beni çok etkilemiş bu şaheser filmi konuşmanın bence zamanı geldi. Nasıl siyah beyaz filmlere girişim Schindler’s List ile olmuşsa bu filmde Japon sinemasına giriş noktamdı. Hatta birçok kişi Japon sinemasına bu filmle girmiştir diye tahmin ediyorum. Şuan bile izlediğimiz birçok film ve dizide hala etkilerini gösteren mükemmel bir klasik filmdir. The Magnificent Seven, The Matrix, Star Wars, The Lord of The Rings, Django Unchained başlı olmak üzere çekim teknikleri ile, görsel duruşu ile ve de hikayesi ile büyük etkisini gösteren bir filmdir. Replikleri olsun, içerisindeki karakterlerin davranışları olsun hikayesinin originalliği hala buram buram sinemada etkisini tüttürüyor. Akira Kurosawa sevgim sitede yazdığım çoğu yazıda görülüyor ama bu filmin daha özel bir yeri var.

3 saat 24 dakikalık bu destansı samuray filmi, genel olarak Japonya’nın iç isyanlar nedeniyle çiftçilerin çektiği haydut sıkıntılarına odaklanan ve bu konuda yardım etmesi için samuray kiralamayı planlama hikayesini ele alır. Bu saldırılara karşı kendisini koruyamayan çiftçilerin büyükbabasından 4 tane samuray tutma fikri alırlar. Bu samurayların karnı aç olmasını ister çünkü ellerinde sadece pirinçleri vardır. Resmen böyle zorlu bir iş için karın tokluğuna çalıştırılacak tam 4 tane samuray bulmaları gerekmektedir. Çoğu kişiden red yeseler bile en sonunda hafif yaşına almış Kambei adındaki samurayı ikna ederler. Onunla birlikte bir tane genç bir samuray, Kambei’nin orada karşılaştığı eski bir dostu ve çeşitli oyunlar sayesinde ikna ettikleri 3 samuray daha katılır. Bir tane de kendisini aşırı üstte gören, samuray nasıl davranırsa ondan o kadar uzak hareket eden Kikuchiyo adında bir samuray daha peşlerine düşer. Toshiro Mifune’nin canlandırdığı bu karakter, eğlenceli olduğu kadar sinir bozucu yanları da vardır. Sonrasında onun aslında bir çiftçinin oğlu olduğunu, samuraylık belgesini de ufak bir çocuktan çaldığı ortaya çıkar. Ekip ne kadar umursamasa da o da bu görevde ukala tavırlarıyla katılmıştır. Büyükbaba daha fazla samuray bulacaklarını bildiği için 4 tane samuray istemişti. Sonrasında 7 samuray köylülerle beraber savaş stratejileri geliştirmeye başlar. Yapılacak çok şey vardır ve her birinin ayrı ayrı hazırlık yaptığı ve ortaya çok iyi bir savunma çıkar. Birer birer haydut avladıkları ama bir o kadar da zorlu mücadelelerin döndüğü efsanevi sahnelere kucak açar filmimiz. Karşı taraftan adam azaldığı gibi samuraylardan da kayıplar verilir. Bu mücadele kapsamında 4 samurayın ölümü gerçekleşir. Kambei’nin filmin başında hiçbir savaşı galip gelmediğini söylediğini hatırlarız çünkü filmin sonunda da kaybetmişlerdir. “Yine biz yenildik.” der Kambei,”Çiftçiler kazandı, biz değil” diyerek filmin son cümlesi ile kalbimizden vurmuşçasına etkileniriz.

Zaten filmin başından beri köylülerin samuraylara olan bir ön yargıları da mevcuttur. Ha haydut, ha samuray ikisine de aynı kötülükte görmektedirler. Onun için samuraylar köye ilk vardığında karşılamaya bile gelmezler ama haydut saldırısı sesini duyar duymaz ayaklarına kapanırlar. Onun dışında yiyeceğimiz az demelerine karşın evlerinin altında sakladıkları değerli yemekleri son savaştıkları gece samuraylara da sunmaları ile köylülerin ne derece dürüst oldukları ortadadır. Bir de öncesinde savaştan kaçan birçok samurayı öldürüp zırhlarını saklayacak kadar zalimlikleri de mevcuttur. Samuraylara olan bu nefretleri genelde samurayların kadınlara olan düşkünlüğü gibi nedenleri vardır. Filmde de bir adam ne kadar kızının saçlarını kesmiş olsa bile o genç samuray ile aşk yoluna gitmişlerdir.

Filmde birçok original karakterin var olması ve hepsini sevmeme rağmen içlerinden en çok Kikuçiyo’yu sevmekteyim. Zaten kendisinin de zamanında köylü olmasından dolayı onları anlayan ve yaptıkları kurnazlıklar dahil bir çok tavırlarını bilen birisidir. Biraz deli gibi eğlenceli haliyle aslında bilgisini ve cesaretini de konuşturabilen birisidir. Çiftçi hayatının zorluğundan uzaklaşmak için samuray gibi takılmayı tercih etmiş ama aslında güzel bir insandır. Sonlardaki bebekle olan sahne ile çok üzüldüğüm bir ana sahiptir.

Uzun bir film ama karakter oluşturması ve senaryonun eşsiz bir yapım olması ile Akira Kurosawa’nın görüntü anlamındaki usta becerisinin birleşmesi ile böyle bir şaheser doğmaktadır. Sadece kahramanlığı ele almayan insanların acizliğine de dokunan bir tarafı da var. Bu gibi özelliğinin üzerine çeşitli karakter tipleri ile senaryo ve hikayede derin bir etkiye neden olmuştur. Savaş sahneleri ile o zamanlarda nasıl böyle şeyler çekebilmişler diye hayrete girdiğim bir filmdi. Kaç kere izlediğim bilinmez ama şuan yine açıp izleyeceğimi biliyorum.

Kurosawa’nın önceki mesleğinin ressam olması sonucu ekranda çok güzel sahnelere yansıttığını biliyoruz ama bunu diğer o meşhur yönetmenlerden ayıran kısmı tam filme ideal şekilde sahne kompozisyonunu yönetmesidir. Şuan gelmiş geçmiş çoğu yönetmenin ilk ilham kaynağı olması ve bolca övülmesi bir yana diğer yönetmenlere ilham olan temel özelliği filmin detaylarını oluşturan kısımları o zamanlardan düşünüp kurgulamasıdır. Mesela Tarkovski’nin fotoğraf gibi sahneleri çoktur ve bununla överiz ama Kurosawa’da fotoğraf gibi sahnenin filme adapte olmuş haliyle çektiğini görürüz. Sinemanın gücünü hatta belki de sinemanın sanat olarak anılmasını sağlamış bir yönetmenliktir. Zaten Tarkovski’den tutun Ingmar Bergman’a oradan da tüm yönetmenlerin konuşmalarını dinleyin. Akira Kurosawa’ya olan saygılarını uzun uzadıya anlatmaktadırlar. Benim burada anlattığım kendi ufak yorumumdan başka bir şey değildir zaten.

“Bizi koruyacak bir tanrı yok mu? Toprak vergisi! Zorunlu işçilik! Savaş! Kuraklık! Şimdi de, haydutlar! Tanrılar, biz çiftçilerin açlıktan ölmesini istiyor olmalı.”

Full Metal Jacket (1987) İnceleme

Kubrick filmlerine biraz daha dalalım ve bir savaş filmi olmasına rağmen anti-savaş ideolojisinin ağır bastığı bu filme bir bakalım. Yeni askeri eğitime başlayacak insanların saçlarının kesilmesi ile başlayan ve onların ne kadar değersiz olduğunu vurgulayan bir başlangıç yapar. Filmin ilk kısmı belli karakterlerin eksenine giren, genel anlamda eğitimin ne derece ileri titizlikte yapıldığını gösterir. Çavuş Hartman’ın askerlere yaptığı bu zorlu tavırlarıyla ayrı bir unutulmaz yerdedir. Belli görüşlerle askerlere görev duygusunu aşılarken psikolojik olarak da istedikleri gibi savaşabilmeleri için bir ton zorlukla onları hazırlar. Tabii bu eğitimlere dayanması güçtür. Özellikle şişko ve işe yaramaz birisi iseniz. Burada body shamming anlamında demiyorum ama fazla kiloların belli parkurları yapma konusunda dezavantajı vardır ve Gomer Pyles bunu yaşamaktadır. Çavuş’tan gelen baskılarla beraber silah arkadaşlarının da onun yüzünden ceza almaları sonucu herkesin dışladığı bu karakterimiz en sonunda dayanamaz ve silahını doldurup önce Çavuş’u sonrasında kendisini vurur. Tüm bu olanları yakından Joker lakaplı karakterimiz incelemektedir. Eğitim bu kısımdan sonra biter ve Vietnam Savaşına gideriz. Bu kısımda bolca çatışma veya savaşın en ölümcüllüğünü görmeyi bekleyebilirsiniz ama bu film bu kısımlara odaklanmak yerine yine insanlar üzerindeki etkilerine inmektedir. İnsanların içindeki şiddeti yansıttığı kadar savaş karşıtı bir görüş çizmeye çalışıyor. Kaskında “Born to Kill” yazılı ama yakasında barış sembolü olan Joker için kadın ve çocukları öldürmeyi bırakın normal bir insanı öldürmeyi bile tercih etmek istememektedir. Joker üzerindeki bu karşıtlığı ile olanlara aslında tepki koymaktadır. Savaş alanında ise gazetecilik veya fotoğrafçılık bölümünde (Tam ismini hatırlamadığım bölümde) ilerlemektedir çünkü insan vurmayı istememektedir. Ama en sonunda kendisini daha çocuk olan ama savaşmak zorunda olan bir kızı vururken buluyor. Bu zorunluluk altında psikolojisi çok güzel yansıtılıyor. Filmin bitmiş gibi gelmemesi ile de kazanan veya kaybedenin de gösterilmediği bu film savaşın belki de en önemli kısmını yansıtıyor. The war is hell man.