Aliens (1986) İnceleme

İlk Alien filminin yarattığı o ilgi hemen yapımcıların elinden kaçmadı ve James Cameron yönetmenliğinde ikinci film olan Aliens çekildi. Zaman olarak 57 yıl sonrasını işlese bile Ripley karakterimizin son filmdeki gemideki uykusundan sonraki dünyaya geldiği günü ele alır. Karakter için olaylar çok tazedir ve yönetim onun bu anlattıklarına pek inanmamaktadır. Bu arada Alien yaratığının çıktığı gezegende kolonileşme başlamış ve pek çok aile yaşar durumdadır. Onlardan haber alınmadığı bir gün endişelenen yönetim bir takım askeri bölgeye yollamayı planlar. Şirket de Ripley’i eğee söyledikleri doğru ise tavsiye verme amacıyla gemiye göreve almak ister. Ripley için olaylar daha bir iki gün öncesinde yaşandığı için bu teklife hiç sıcak bakmaz. Geceleri uyuyamayan rüyalarında hep Alien’ı görür haldedir ama en sonunda teklifi kabul eder ve giderler.

Film adından da anlaşılacağı gibi Aliens yani çoğul anlamda Alien düşmanımız bulunuyor. Bu film, Ridley Scott’ın yaptığı o tek ve pek görünmeyen yaratık korkusundan uzaktadır. Daha çok aksiyon sahnelerinin bulunduğu ama yeri gelince de korkuyu veren bir filmdir. İlk filme kıyasla daha büyük bir film izlediğimiz kolayca anlaşılır. Bunun en büyük nedeni daha büyük bir bütçe olsa bile James Cameron’un Alien fikrinin üzerine çıktığı da açıktır. İlk filmi çok sevdiğinden dolayı hemen bu işe atlayan Cameron, filmin özünü koruyarak onu geliştirmiştir. Önceki yazımda da dediğim gibi bu filmde Cameron’un tarzını hissederiz. Onun bu teknolojiye ve makinelere olan hayranlığı direkt ekrana yansır. Alien karakterinin de yapısı biraz daha makineleştirilmiştir ve bulundukları ortam da tam bu tarzdadır. Bir de aile yapılarına inen o tarafta bu duyguları güçlendiren tarzı eklenmiştir.

İlk film ne kadar bilim kurgu korku sayılabilirken bu film daha çok bilim kurgu aksiyon filmidir. İlk filmde bir elinde flamethrower diğer elinde kedi ile Ripley bulunurken bu sefer bir elinde ufak bir kız diğer elinde flamethrowerdır. Aile duygusuna kattığı bir aksiyon vardır. Filmin bir yerinde bu aile duygusunu hem insan ve hem de Alien tarafından göstermiştir. Filmin belki de en sevdiğin kısmıdır. Film genel anlamda zamanına göre hala güzeldir.

Seven Samurai (1954) İnceleme

Uzun süredir yazmak için ertelemiştin ama sinemaya büyük ilham ve beni çok etkilemiş bu şaheser filmi konuşmanın bence zamanı geldi. Nasıl siyah beyaz filmlere girişim Schindler’s List ile olmuşsa bu filmde Japon sinemasına giriş noktamdı. Hatta birçok kişi Japon sinemasına bu filmle girmiştir diye tahmin ediyorum. Şuan bile izlediğimiz birçok film ve dizide hala etkilerini gösteren mükemmel bir klasik filmdir. The Magnificent Seven, The Matrix, Star Wars, The Lord of The Rings, Django Unchained başlı olmak üzere çekim teknikleri ile, görsel duruşu ile ve de hikayesi ile büyük etkisini gösteren bir filmdir. Replikleri olsun, içerisindeki karakterlerin davranışları olsun hikayesinin originalliği hala buram buram sinemada etkisini tüttürüyor. Akira Kurosawa sevgim sitede yazdığım çoğu yazıda görülüyor ama bu filmin daha özel bir yeri var.

3 saat 24 dakikalık bu destansı samuray filmi, genel olarak Japonya’nın iç isyanlar nedeniyle çiftçilerin çektiği haydut sıkıntılarına odaklanan ve bu konuda yardım etmesi için samuray kiralamayı planlama hikayesini ele alır. Bu saldırılara karşı kendisini koruyamayan çiftçilerin büyükbabasından 4 tane samuray tutma fikri alırlar. Bu samurayların karnı aç olmasını ister çünkü ellerinde sadece pirinçleri vardır. Resmen böyle zorlu bir iş için karın tokluğuna çalıştırılacak tam 4 tane samuray bulmaları gerekmektedir. Çoğu kişiden red yeseler bile en sonunda hafif yaşına almış Kambei adındaki samurayı ikna ederler. Onunla birlikte bir tane genç bir samuray, Kambei’nin orada karşılaştığı eski bir dostu ve çeşitli oyunlar sayesinde ikna ettikleri 3 samuray daha katılır. Bir tane de kendisini aşırı üstte gören, samuray nasıl davranırsa ondan o kadar uzak hareket eden Kikuchiyo adında bir samuray daha peşlerine düşer. Toshiro Mifune’nin canlandırdığı bu karakter, eğlenceli olduğu kadar sinir bozucu yanları da vardır. Sonrasında onun aslında bir çiftçinin oğlu olduğunu, samuraylık belgesini de ufak bir çocuktan çaldığı ortaya çıkar. Ekip ne kadar umursamasa da o da bu görevde ukala tavırlarıyla katılmıştır. Büyükbaba daha fazla samuray bulacaklarını bildiği için 4 tane samuray istemişti. Sonrasında 7 samuray köylülerle beraber savaş stratejileri geliştirmeye başlar. Yapılacak çok şey vardır ve her birinin ayrı ayrı hazırlık yaptığı ve ortaya çok iyi bir savunma çıkar. Birer birer haydut avladıkları ama bir o kadar da zorlu mücadelelerin döndüğü efsanevi sahnelere kucak açar filmimiz. Karşı taraftan adam azaldığı gibi samuraylardan da kayıplar verilir. Bu mücadele kapsamında 4 samurayın ölümü gerçekleşir. Kambei’nin filmin başında hiçbir savaşı galip gelmediğini söylediğini hatırlarız çünkü filmin sonunda da kaybetmişlerdir. “Yine biz yenildik.” der Kambei,”Çiftçiler kazandı, biz değil” diyerek filmin son cümlesi ile kalbimizden vurmuşçasına etkileniriz.

Zaten filmin başından beri köylülerin samuraylara olan bir ön yargıları da mevcuttur. Ha haydut, ha samuray ikisine de aynı kötülükte görmektedirler. Onun için samuraylar köye ilk vardığında karşılamaya bile gelmezler ama haydut saldırısı sesini duyar duymaz ayaklarına kapanırlar. Onun dışında yiyeceğimiz az demelerine karşın evlerinin altında sakladıkları değerli yemekleri son savaştıkları gece samuraylara da sunmaları ile köylülerin ne derece dürüst oldukları ortadadır. Bir de öncesinde savaştan kaçan birçok samurayı öldürüp zırhlarını saklayacak kadar zalimlikleri de mevcuttur. Samuraylara olan bu nefretleri genelde samurayların kadınlara olan düşkünlüğü gibi nedenleri vardır. Filmde de bir adam ne kadar kızının saçlarını kesmiş olsa bile o genç samuray ile aşk yoluna gitmişlerdir.

Filmde birçok original karakterin var olması ve hepsini sevmeme rağmen içlerinden en çok Kikuçiyo’yu sevmekteyim. Zaten kendisinin de zamanında köylü olmasından dolayı onları anlayan ve yaptıkları kurnazlıklar dahil bir çok tavırlarını bilen birisidir. Biraz deli gibi eğlenceli haliyle aslında bilgisini ve cesaretini de konuşturabilen birisidir. Çiftçi hayatının zorluğundan uzaklaşmak için samuray gibi takılmayı tercih etmiş ama aslında güzel bir insandır. Sonlardaki bebekle olan sahne ile çok üzüldüğüm bir ana sahiptir.

Uzun bir film ama karakter oluşturması ve senaryonun eşsiz bir yapım olması ile Akira Kurosawa’nın görüntü anlamındaki usta becerisinin birleşmesi ile böyle bir şaheser doğmaktadır. Sadece kahramanlığı ele almayan insanların acizliğine de dokunan bir tarafı da var. Bu gibi özelliğinin üzerine çeşitli karakter tipleri ile senaryo ve hikayede derin bir etkiye neden olmuştur. Savaş sahneleri ile o zamanlarda nasıl böyle şeyler çekebilmişler diye hayrete girdiğim bir filmdi. Kaç kere izlediğim bilinmez ama şuan yine açıp izleyeceğimi biliyorum.

Kurosawa’nın önceki mesleğinin ressam olması sonucu ekranda çok güzel sahnelere yansıttığını biliyoruz ama bunu diğer o meşhur yönetmenlerden ayıran kısmı tam filme ideal şekilde sahne kompozisyonunu yönetmesidir. Şuan gelmiş geçmiş çoğu yönetmenin ilk ilham kaynağı olması ve bolca övülmesi bir yana diğer yönetmenlere ilham olan temel özelliği filmin detaylarını oluşturan kısımları o zamanlardan düşünüp kurgulamasıdır. Mesela Tarkovski’nin fotoğraf gibi sahneleri çoktur ve bununla överiz ama Kurosawa’da fotoğraf gibi sahnenin filme adapte olmuş haliyle çektiğini görürüz. Sinemanın gücünü hatta belki de sinemanın sanat olarak anılmasını sağlamış bir yönetmenliktir. Zaten Tarkovski’den tutun Ingmar Bergman’a oradan da tüm yönetmenlerin konuşmalarını dinleyin. Akira Kurosawa’ya olan saygılarını uzun uzadıya anlatmaktadırlar. Benim burada anlattığım kendi ufak yorumumdan başka bir şey değildir zaten.

“Bizi koruyacak bir tanrı yok mu? Toprak vergisi! Zorunlu işçilik! Savaş! Kuraklık! Şimdi de, haydutlar! Tanrılar, biz çiftçilerin açlıktan ölmesini istiyor olmalı.”

Andrei Rublev (1966) İnceleme

Andrei Tarkovski’nin ikinci uzun filmi olan ve ortaçağ Rusya’sı döneminde geçen anlamları bol hikayeler içermektedir. İkon sanatçısı Andrei Rublev’in biraz akıl çevresinde anlaşılmayan boyutlardaki yolculuğunu içeriyor. Bu yolculukta ne kadar karakterimiz farklı bir duygu yaşasada izleyen insanlar için gerçek anlamlar yüklemesini sağlıyor.

Film, aşırı ilginç bir balon sahnesi ile açılışını yapıyor. Bu kısım filmin son sahnesi olsa asla yadırgamazdık çünkü böyle bir sahne sonu veya bitişi anlatır. Burada ise son aslında başlangıcı temsil ediyor. Var olanın yok olmakla olduğu gibi bir anlam çıkarabiliriz. Bir nevi balonun yukarı çıkmasıyla özgürlüğe doğru geçtiğimizi de hissederiz. Bir şeyin oluşması için bir şeyin sonunun gelmesi gerektiğini anlarız.

Bundan sonraki kısımlar ne kadar gerçek materyallerle oluyor gibi gözükse de gerçek üstü anlamları taşıyan kısımlardan oluşuyor. Halkın sefaleti, prenslerin kendi aralarında zenginlik yarışları, Tatar istilalaları ve en sondaki çan yapımı ile ayrı ayrı durumları tek bir potada eritebilen bir film ortaya çıkmıştır.

Andrei Rublev’e bir manastırı ikonlarla boyama işi gelir ama bunu tam bitiremez. Çünkü bu ikonların insanlarla Tanrı’yı bağlayacak güçte olmadıklarını görür. Bu görüşe sahip olmaya başlama anlarını da film bizlere öncesinde gösteriyor. Şuan Mesih gelse yine çarmıha gerileceğini çünkü insanların değişime ve aydınlanmaya ne kadar karşı olduklarından bahsediyorlar. Ondan sonrasında katıldığı bir pagan geleneğinde de Rublev çarmıha gerilmektedir. Yaptığı sanatın insanlara ulaşmayacağını bildiğinden işlerini olabildiğince yapmamaya çalışır. Sonrasında Tatar saldırısı ile akli dengesi pek yerinde olmayan bir kadını kurtarmak için öldüdüğü asker sonrası suskunluğa bürünür. Büyük bir günah işlediğini ve insanlara ulaşma noktasında yine sıkıntı yaşayacağını düşünür. Ama günahını dindirmek namına kızı yanına manastıra alır. Bu sessizliği çan yapım sahnesine kadar sürer. Uzun ve bana göre izlemesi en keyifli kısmıdır filmin. Babasının çancı olduğu ve ondan çan yapma sırrını öğrendiğini söyleyen bir çocuğa prens büyük bir çan için görev verir. Çocuk aslında sır falan bilmemektedir, sadece prensten para koparmayı hedeflemektedir. Yaptığı çan ama mucizevi bir şekilde çalmaya başlar. Bunun üzerine bir köşede ağlayan çocuğun yanına gelen Andrei Rublev “Her şey yanlış, görüyorsun” der, “beraber gideceğiz, sen çanı çalacaksın ben de ikonları çizeceğim.”

Rublev bu kısımdan sonra yeminini bozmuştur çünkü bıraktığı sanatın mucizesinin yeniden farkına varmıştır. Halkta oluşmuş o umutsuzluk o çanla birlikte yeniden umuda dönüşmüştür. Tarkovski için bu umut aslında sanatın anlamına denk gelmektedir. Sanatın aslında öğrenilemeyecek bir şey olduğunu anlatmak istemektedir.

Neredeyse tamamı siyah beyaz olan bu film aslında renkli çekilebilirdi ama yönetmen böylece hayatı daha iyi resmedeceğini düşünmüştür. Sadece son kısımdaki Rublev’in çizdiği ikonlar renkli halde gösterilir ve biraz belgesel havası katılmıştır. Böyle bir filmden sonra o ikonalara bakmak daha anlamlı hale gelmiştir çünkü sanatın anlamını ve sanatçıyı hissetmişizdir.

Film 3 saat 30 dakikada bitiyor belki ama yönetmenin kafasında tasarımı 4-5 yıl gibi bir sürede oluyor. İzlerken o doluluğu ve size katacağı şeyi zaten ilk sahnesinden beri alınca süresi aslında o kadar uzun gelmiyor. Partlara bölünmüş kısımlarından oluştuğu için bölerek de izlenmesi mümkündür. Toplum, ahlak, din ve sanatın yoğun olduğu, Rus romanı okumuş kadar hissettiren mükemmel bir film.

Full Metal Jacket (1987) İnceleme

Kubrick filmlerine biraz daha dalalım ve bir savaş filmi olmasına rağmen anti-savaş ideolojisinin ağır bastığı bu filme bir bakalım. Yeni askeri eğitime başlayacak insanların saçlarının kesilmesi ile başlayan ve onların ne kadar değersiz olduğunu vurgulayan bir başlangıç yapar. Filmin ilk kısmı belli karakterlerin eksenine giren, genel anlamda eğitimin ne derece ileri titizlikte yapıldığını gösterir. Çavuş Hartman’ın askerlere yaptığı bu zorlu tavırlarıyla ayrı bir unutulmaz yerdedir. Belli görüşlerle askerlere görev duygusunu aşılarken psikolojik olarak da istedikleri gibi savaşabilmeleri için bir ton zorlukla onları hazırlar. Tabii bu eğitimlere dayanması güçtür. Özellikle şişko ve işe yaramaz birisi iseniz. Burada body shamming anlamında demiyorum ama fazla kiloların belli parkurları yapma konusunda dezavantajı vardır ve Gomer Pyles bunu yaşamaktadır. Çavuş’tan gelen baskılarla beraber silah arkadaşlarının da onun yüzünden ceza almaları sonucu herkesin dışladığı bu karakterimiz en sonunda dayanamaz ve silahını doldurup önce Çavuş’u sonrasında kendisini vurur. Tüm bu olanları yakından Joker lakaplı karakterimiz incelemektedir. Eğitim bu kısımdan sonra biter ve Vietnam Savaşına gideriz. Bu kısımda bolca çatışma veya savaşın en ölümcüllüğünü görmeyi bekleyebilirsiniz ama bu film bu kısımlara odaklanmak yerine yine insanlar üzerindeki etkilerine inmektedir. İnsanların içindeki şiddeti yansıttığı kadar savaş karşıtı bir görüş çizmeye çalışıyor. Kaskında “Born to Kill” yazılı ama yakasında barış sembolü olan Joker için kadın ve çocukları öldürmeyi bırakın normal bir insanı öldürmeyi bile tercih etmek istememektedir. Joker üzerindeki bu karşıtlığı ile olanlara aslında tepki koymaktadır. Savaş alanında ise gazetecilik veya fotoğrafçılık bölümünde (Tam ismini hatırlamadığım bölümde) ilerlemektedir çünkü insan vurmayı istememektedir. Ama en sonunda kendisini daha çocuk olan ama savaşmak zorunda olan bir kızı vururken buluyor. Bu zorunluluk altında psikolojisi çok güzel yansıtılıyor. Filmin bitmiş gibi gelmemesi ile de kazanan veya kaybedenin de gösterilmediği bu film savaşın belki de en önemli kısmını yansıtıyor. The war is hell man.

Sadece Bir Bilim Kurgu Değil, Ötesi – 2001: A Space Odyssey (1968) İnceleme

Stanley Kubrick gibi başarılı bir yönetmenin elinden çıkmış olan ve yönetmenin en hoşuma giden filmidir. Siyah bir monolitle beraber bizi insanlığın ilk varoluşundan yapay zekaların çağına kadarki süreci anlatır. Yapım yılına nazaran bilim kurgu anlamında çok eşsiz görünümü ile sinemada bir çığır açtığını söyleyebiliriz. Yönetmenin toplamda tek bir Oscar ödülü bulunmaktadır ve o da bu film ile En İyi Görsel Efekt dalında almıştır. Film çok güzel olmasına rağmen uzun olması ve izleyicilerin bir şeyleri merak etmesini beklediğinden dolayı çoğu insan için izlemesi zor bir filmdir. Bana göre de Kubrick filmlerde bazı sahneleri aşırı uzun çekiyormuş gibi geliyor ve bu biraz yoruyor. Bir de bu filmde görsel anlamda anlatım ağır basıyor, insanların birbirleriyle konuştuğu ettiği sahneler çok az. Bu gibi eksileri olsa bile görsel keyfine doyum olmaz bir filmdir.

Film 4 kısımdan oluşuyor diyebiliriz bunlar “The Dawn of Man”, “The Monolith on the Moon”, “Jupiter Mission” ve “Jupiter and Beyond the Infinite” şeklindr adlandırılmaktadır.

The Dawn of Man: Maymunları yaşamlarını gösterdiği sahnelerle başlamaktadır. İnsanların zeki hayata geçişini anlatmaktadır. Monolithe dokunmaları ile maymunların diğer canlılardan üstün olduklarını farketmeye başladığını ve onları öldürüp yemeğe başlamaları ile evrime doğru olan yolumuzu açmaktadır.

The Monolith on the Moon: Bu kısımda artık insanlık iyice ilerlemiş teknolojiyle iç içe olmuş ve uzayla tanışmaya başlamıştır. Hayatlarını artık bu cihazlar olmadan idame ettirmeleri artık iyice zordur. Aya vardıklarında monolithi görürüz, insanlar hemen onunla etkileşime girerler ve fotoğraf çekilmeye başlarlar. Ardından bir uyarı gibi bir şey gelir ve sahne kopar. İnsanların daha hazır olmadığını vurgular.

Jupiter Mission: Ay yolculuğundan 18 ay sonrasındaki zaman dilimindeyizdir. Bu yolculuk gemisinde astronotlarla beraber gemide bir yapay zeka bulunmaktadır. Bu yapay zeka gerilimi ve hafif korkuyu bize neredeyse hiçbir şey yapmadan bile hissettirir. Bu yapay zekanın görevi incelemek ve olayları değerlendirmektir. Ama gün gelir insanlığın beceriksiz yapısını keşfeder. İnsandan üstün olduğunu sahnelerde hep gösterirler ve yapay zekamız da bunun farkındadır. Ses tonundan bile bu üstünlük duygusunu taşımaya başlar. Sonrasında kendisini üstün görmesi üzerine büyük bir hataya sebep olur ve gemidekiler onu kapatmaya karar verir. Ama yapay zekamız bunu kabullenmez ve mürettebatı tek tek öldürür. Bir tanesini ise uzayda çaresizliğe doğru bırakır. Ama hesap etmediği bir şey vardır. İnsanlık salak olduğu kadar cesur oluşu kendisini kurtaran özelliktir. Tamamen sayısal hesap yapan bir makine kendisini ölüme bırakabilirken insan ufak bir şans bile olsa yaşamayı seçicektir. Bu şansını kullanıp gemiye giren insanımız ufak bir tornavida ile kendisinden çok gelişmiş yapay zekanın sonunu getirir. Bayağı trajik. Artık bu kısımda sona ulaşır ve Jupitere olan son yolculuğa geçilir.

Jupiter and Beyond the Infinite: Bu kısımda artık görsel anlamda büyük bir bulanıklığa gireriz. Zamanda ve mekanda ışık ve renk oyunlarıyla değişik bir karmaşası izleriz. Sonrasında Jupitere ulaştığında bir anda bir evin içerisinde buluruz kendimizi. Bu evde insanoğlunun iyice yaşlanıp ölümü resmedilir. Ölümünden önce ise son bir akşam yemeğini yemeğe başlar. Bardağın kırılması ile dikkati dağılan karakterin gördüğü ölümdür. Ölüme doğru geçmeden önce yaşlı adamın yatakta monolithe uzanmaya çalışması ile de “Adem’in Yaratılışı” tablosuna bir gönderme mevcuttur. Odadaki monolithin içinden kameramız karanlık boşluğa açılır gezegen büyüklüğünde bir embriyomsu bebek görürüz. Bu kısımlar ne kadar saçma gözükse de bilinci temsil etmektedir. “Adem’in Yaratılışı” tablosunda zaten insanın uzandığı tanrı alt mesaj olarak bilinvi temsil etmekteydi. Filmde de bu kısmı böyle bağlaması yerinde bir karardır. İnsan ölmüştür ama bilinç üst bir evreye çıkmıştır. Nietzsche’nin üstün insanından da bahsetmektedir. Son olarak ise gezegen boyundaki bebek sonrasında yeniden dünyaya gönderilir. Kubrick’in bu son kısım ile ilgili yorumu olarak tam Kubrick mi olduğundan emin olunmayan bir ses kaydında anlatıyor. Benzer şeylerden bahsediyor dinlemek isteyenler için videosu burada.

Görüldüğü gibi film tonlarca şey anlatmaktadır ve hepsinden bahsetmek aşırı zordur. Sakin kafayla izlenmemesi gereken, seyirci olarak bizlerin de bol bol anlam yüklemeye çalışmasını istemektedir. Kendiniz bir şeyler katmadığınız sürece hiçbir keyif alamayacağınız bir filmdir. Yukarıda da bahsettik zaten ama bazı sahnelerin gereksiz uzun olması bu anlam yükleme konusunda büyük bir engeldir. Bunları aşmalı ve keyif alınmaya çalışması gereken eşsiz bir yapım.

The King of Comedy (1982) Spoilerlı İnceleme

Kendisini komedi dünyasında yer edinmeye adamış bu yolda hırsla ilerleyen ama bu ilerleme yolunda o kadar önemsiz ve değersiz davranılan Rupert Pupkin’i izliyoruz. Martin Scorsese‘nin elinden çıkmış olan bu film yakın zamanda çıkmış olan Joker filmine de ilham olmuştur. Her iki filmde de televizyon şovunda başarılı komedyen olma hayalleri kuran hayatı sorunlu iki adamın hikayesi anlatılmaktadır ama ikisinin gittiği yol ve sonuçları farklıdır. Joker filminde Arthur başarısızlığından dolayı toplumu suçlayıp insanları cezalandırma yoluna giderken bu filmde Rupert Pupkin asla pes etmeden en önemli TV show komedyeni ile iletişime geçmeye çalışmaktadır. Filmde bu TV show komedyeniyle tanışması sonucu onunla arkadaş olduğunu sanan ve kız arkadaşını bile onunla tanıştırmaya çalışan değişik hayal dünyalarına giren, psikolojik sorunları olan bir karakterdir. Evinde kendi kendine sanki programlara çıkıyormuş gibi hayaller kuruyor, sanki o komedyenden bile daha iyi olduğu düşlere giriyor. Her gün komedyenin ofisine gittiği, telefonlarda uzun uzun beklediği en sonunda evine kız arkadaşı ile girdiğinde komedyenin onu kovması sonucu ona senden 50 kat daha fazla çalışıp 50 kat daha ünlü olacağım diye sitem ettiği bir hikayesi var. Bunların peşine komedyeni kaçırdığı ve show programına çıkabileceği bir plan yapıyor. Planı ortaya koyuyor ve programa çıkıyor ama sonrasında polisler onu alıp hapise atıyor. Hapse giriyor belki ama dediği gerçekleşiyor o komedyenden 50 kat daha ünlü olmuştur. 2.5 yıllık hapishane süresi sonrası komedyenliğine devam ettiği mutlu bir sonu var.

Psikolojik olarak karakterin durumuna çok iyi adapte oluyoruz. Zaten Robert De Niro‘nun oyunculuğunun çok büyük bir yeri var. Olay ve kurgu alıp götürücü seviyededir. Martin Scorsese bu filmde de yine görüntü anlamında olsun hikaye olarak olsun çok iyi iş çıkarmıştır. Joker filmini beğenmiş iseniz onun asıl çıkış noktası diyebileceğimiz bu filmi de izlemeniz gerektiğini düşünüyorum. Joker filmiyle alakam yok diyorsanız da izleyin, eğlencelidir.

Tanrı’nın Varlığı Üzerine: Nattvardsgästerna/Winter Light (1962) İnceleme

Ingmar Bergman denilince yine önümüze ruhani davranışların fiziksel anlamda şekil bulduğu bir film karşımıza geliyor. Babasının papaz olması sonucu çocukluğunda hep Hristiyan inanışı motifleriyle büyüyen yönetmenimiz, bu insani varoluş kaygılarımıza o tarz figürlerle yaklaşıyor. Tanrı var olsa veya olmasa bile karakterlerin hayatlarının ne anlamda farklı olacağını sorgulatıyor. Tanrı’nın olmadığı durum insan için en mantıklı gelen sonuç olsa bile Tanrı’nın olmayışının insana verdiği bir korku da bulunuyor. Mesela fakir birisi iseniz Tanrı’nın ve öteki hayatın varlığına inanmanız sizin daha umutlu olmanızı sağlayacaktır çünkü bu dünyada çektiğiniz sefaletin ödülüne ulaşacağınıza inanırsınız. Filmde de bu umutları ve umutsuzlukları derin derin işliyor. Rahip gibi intihar etmek isteyen balıkçı gibi diğer karakterlerle de ufak ufak bu konularda görüşler ve sorgulamalar izliyoruz. Rahip, Tanrı’yı aşkla ilişkilendirmiştir ve karısının ölümü sonrası Tanrı’ya olan inancı da yitmiştir. Bunun üzerine Çin’in sahip olduğu nükleer bomba haberi sonrası umudunu yitiren balıkçının intihar etmek istediğini öğrenince onu kurtarışa götüremez. Çünkü balıkçı da onun gibi hayata karşı umut aramaktadır ve ikisi de ulaşamamaktadır. Tanrı’nın sessiz kalması Rahibin de adamı yönlendirememesine sebep olur. Balıkçı için ise kendisine umut kaynağı olabileceği düşündüğü adamın kendisinden daha umutsuz olduğunu görmek onu daha da karamsar hale sokar ve intihar eder. Buram buram karamsarlığı sahnelerden görüyoruz.

Film belirli mekanlarda geçiyor ve zaman ve mekan kavramı yine düşsel geçiyor. Yüzlere ve ellere odaklı çekimler bolca yapılmakta, ışık ve gölge kullanımı çok yerindedir. Düşsel tarzda çektiği mektup okuma sahnesi belki de en etkilendiğim sahnedir. Kamera karşısında duygu yoğunluğu içerisinde o mektubun yazarını izlemek, bizle konuşur gibi olması aşırı harika. Onun dışında son sahnede İsa’nın aslında son sözlerinin anlamının yorumlanış şekli bayağı ilginç. Metaforları ve anlamları dolu dolu bir film.

Bu film aslında “Oda Üçlemesi” serisinin ikinci filmi ama ilk yazmak istedim. Diğerleri ise “Tystnaden, The Silence” ve “Sasom i en spegel, Through a Glass Darkly” filmleridir. Bu filmler de yine benzer şekilde az mekanda belli bir hikayesi olmayan filmlerdir. Onları da konuşacağımız ayrı yazılarım gelecektir.

“İsa’nın tutkusu, çektiği acılar… Fiziksel acıya yapılan bu vurgu o kadar da kötü olamaz. Küstahça konuşuyor olabilirim ama mütevazi olmam gerekirse, en az İsa kadar fiziksel acı çektim. Çektiği işkence nispeten kısaydı. Bildiğim kadarıyla dört saat civarındaydı, değil mi? Başka bir çeşit acı çekmiş olabileceğini hissediyorum. Belki de tamamen yanlış anlamışımdır. Ama Gethsemane’yi düşünün peder. İsa’nın öğrencileri uyuyorlardı. Son yemeğin anlamını kavrayamamışlardı. Sonra kanun adamları geldiklerinde kaçıp gittiler. Ve Peter onu reddetti. İsa öğrencilerini 3 yıldan beri tanıyordu. Her anlarını beraber geçirdiler. Ama ne demek istediğini anlayamadılar. En son kişiye kadar onu yalnız bıraktılar. Ve tek başına kaldı. Bu acı vermiş olmalı. Kimsenin anlamadığını fark etmiş olmak. Güvenebileceği birilerini ararken terk edilmek. Bu ıstırap verici olmalı. Ama en kötüsü daha gelmemişti. İsa çarmıha gerildiğinde ve asılı kaldığında acılar içinde bağırdı: Tanrım, Tanrım! Neden beni terk ettin? Bütün gücüyle bağırdı. Cennetteki babasının onu terk ettiğini düşünüyordu. Vaaz verdiği her şeyin yalan olduğunu düşündü. Ölmeden önceki anında İsa şüphe içerisinde kaldı. Kesinlikle bu onun en büyük sıkıntısı olsa gerek? Tanrının sessizliği.”

Sanjuro (1962) İnceleme

Önceki yazımda da bahsettiğim Kurosawa‘nın ses getiren filmi Yojimbo sonrası hemen bu film yani Sanjuro çekiliyor. Bir seri olması planlanıyor ama büyük değişiklikler geçirdiğinden farklı bir film olarak ortaya çıkıyor. Bu filmdeki ana karakterimiz Yojimbo’daki ana karakterin kardeşi olarak düşünülüyor ama aynı usta oyuncu Toshiro Mifune canlandırıyor. Her iki filmde de karakterler Sanjuro şeklinde adlandırılıyorlar. Sanjuro’nun kelime anlamı “30 yaşında”dır vr Sanjuro karakteri şuan pek çok animeye veya filme ilham olmuş bir karakter tiplemesi olduğundan bahsedilir. Hiç bir şeyi umursamayan, tek derdi yemek ve keyfi olan ama zekası ve gücüyle çok ileri bir karakterdir. Bu anti-hero özellikleri ile izleyene kendisini sevdiren bir yapısı vardır ve hala bu tip karakterleri sinemada severek görüyoruz.

Gezgin bir samuray olan Sanjuro ufak bir siyaset oyununun içine çekilir. Bir klanın Baş Müfettişi, muhasebeci gibi bir adamı yolsuzluk faaliyetlerine dahil ederek klanı ele geçirmeyi planlıyor. Dokuz genç samuray, müfettiş Kikui’ye bunu anlatır ve hepsiyle bir yerde toplanmak için anlaşır. Dokuz kişi bunu bir tapınakta tartışmak için gizlice buluştuğunda, uyuyan samuray Sanjuro onlara düzenlenecek saldırıya kulak misafiri olur. Hemen onları Kikui’ye güvenmemeleri konusunda uyarır. İlk başta ona inanmasalar da, onları Kikui’nin hizmetkârlarının tuzağından kurtararak kendini kanıtlar. Ancak gitmek üzereyken, Mutsuta’nın ve ailesinin artık tehlikede olduğunu anlar ve yardım etmeye karar verir. Destekçilerin sayısı çok fazla olduğundan, Müfettişin kötü planında başarılı olmamasını sağlamak için Sanjuro’nun tüm kurnazlığı ve kılıç yeteneği önemli hale gelir.

Film çok eğlenceli, akıcıdır. Akira Kurosawa’yı tanıyanlar zaten görüntü anlamında ne kadar güzel şeyler izleyeceğini bilirler. Hikayesi ile de beğendiğim bir yapım.

Yojimbo (1962) İnceleme

Akira Kurosawa‘dan yine karakterleri ile görüntüsü ile estetik anlamda ilgi çekici bir filmi var. Bu Japon samuray filmi, “Bir Avuç Dolar” filmine de ilham olmuştur. Bu filmler o kadar çok benziyordur ki Kurosawa, “Filmini izledim. Çok iyi bir film. Ama ne yazık ki benim filmim.” şeklinde bir mesaj yollamıştır. İki filmde de benzer yerleri bariz görebiliyoruz. Bir de zaten bu filmi Kurosawa biraz kendi stiline Western tarzını da ekleyerek oluşturmuştur. Ateşli silahların yeni yeni icat edildiği ve insanların kullanmaya başlamasını gösteren, üzerine “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” şeklinde atasözünü da katan efsane bir filmdir. Bu filmi şöyle düşünün Kurosawa çeşitli Western filmlerden etkileniyor ve bunu ortaya koyuyor sonrasında bu film de birçok western filme ilham oluyor.

İsmini bilmediğimiz bir samurayın yolu ufak bir kasabadan geçer. O kendisini 30 yaşında anlamında olan Sanjuro diye adlandırır. Bu kasabada iki azılı çete vardır ve bu çeteler yönetme konusunda çeşitli kavga ve üste çıkma çabaları göstermektedir. Samuray bu olaylara usta hamle ve zekasıyla bu iki çetenin birbirlerini yok etmesini sağlar. Olanları izlemek aşırı heyecanlı ve etkileyicidir. Ustaca yazılmış düşünülmüş ve çekilmiştir. Her sahnesini konuşma şansım olsa dolu dolu konuşurdum ama bu çok imkansız.

Ha bir de bu filmin devamı niteliğinse Sanjuro filmi çekilmiştir ama yapım aşamasında bayağı değiştiğinden devam filmi denilemez. Onu da yarın ya da sonraki güne yazmaya çalışacam bu aralar pek yazamıyorum inceleme ama kısa süre sonra düzene oturacaktır yine.

Samurai Rebellion (1967) İnceleme

Masaki Kobayashi ile Japon sinemasına dönüş yapalım. Bu film isminden dolayı samuray filmi olsa bile dövüş sekansları azdır. Son 30dklık kısımda vardır onun dışında diyaloglarıyla olayı işleyen güzel anlatımlı bir filmdir. Merkezinde aile yapısını ortaya koyan, samuraylık felsefesinin bile önüne koyan bir tür baş kaldırıyı anlatır. Yine diğer filmlerindeki gibi toplumsal meseleleri özele indiren bunları bütünleyen yapısı vardır.

Hikayede Edo’daki bir derebeylikte geçmektedir. Sasahara ailesi bu beyliğin hizmetinde çalışmaktadır. Oğlu da evlenme çağına gelmiştir. Bunun üzerine İsabura’ya Handedan Beyi’nden bir emir gelir. İsabura’nın oğlunun Hanedan Beyi’nin eski metresiyle evlendirilmesi emretmektedir. Hanedan Bey’i kendisine yeni bir metres almıştır ve eski metresin davranışlarından hoşnut değildir. İsabura bu emri uygulamamak istemese de oğlu bunu kabul eder. Film bu kısımlarda aileden çok metrese odaklanır. Kendisi hanedan neslini devamının sağlanması için kaleye alınmış ve istenilen varisin doğumundan sonra yollanmıştır. Sonrasında Hanedan Bey’inin ölümü üzerine geri bir emirle metresi çağırırlar. Bu emir ile daha da aile onurları kırılan Sasahara ailesi, bu emri reddederek hanedanlığı karşılarına alırlar.

Film kendisini hemen belli eden Kobayashi teknikleri ile doludur. Görüntü anlamında çok güzel olduğu kadar konuşmalar ve diyalogları ile de sıkmadan çok iyi hikayeyi aktarır. Verdiği mesajlarla daha da keyifli izlenim sunar.