Smultronstället (1957) İnceleme

Ingmar Bergman imzalı Wild Strawberries filmi yine kendimizi bir takım empatilerin içerisinde bulduğumuz bir filmdir. Bu film bana çok etkisi altına almış değildir ama yine de önemli filmlerdendir. Film bir profesörün yalnız kalma nedenini zaman algımızı oynayarak ortaya koyuyor. Bu profesör yani Isak Borg, insanları eleştiren kendisi bayağı üstte gören biriydi. Gördüğü rüyayla karakterin zihninin içerisine giriyoruz. Kaybolmuş gibi hareket halindedir ve saate baktığında da akrep ile yelkovanın da olmayışı zamanda da kaybolduğunu işaret eder. At arabasının yoldan çıkıp içindeki tabuttan da kendi yüzünü görmesi kendisi ile yüzleşmesini anlatıyor. Uyandıktan sonra hazırlanıp geliniyle eski yazlığa gittiğinde geçmişi hatırlamaya başlıyor. O zaman hayatında yaptığı davranışlarla kibri ile karşılaşıyor. Onun dışında pek çok hayal ve anısına kibrini, bencilliğini hissediyor. Film aynı zamanda da tanrı ve din üzerinde de görüşlerini ortaya koyuyor. Bu konuda da pek çok tartışma ve gönderme mevcut. Dinin insanlardaki bir ölüm korkusunu dindirme yöntemi ve onlar için uğraş olduğunu gösteriyor. Tüm bunlardan sonra karakterimiz bir şeylerin farkına varıyor ve pişmanlık duyuyor.

Şiirsel Bir Film: The Mirror (1975) İnceleme

Andrei Tarkovski‘nin bu büyüleyici filmi belki de hakkında bir şeyler yazılması zor olan filmlerdendir. Belirli bir hikayeyi ya da olayı belli açılardan çekerek anlatırsın ama duyguları veya insanın zihnini ekrana yansıtmak ve bunları hissettirmek en zor iştir. Bazen bunları hissettirmek yetmez, bunların gerçek olduğunu inandırman ve izleyici için bağını kurman lazımdır. Bunu yapabilenler zaten büyük yönetmen şeklinde adlandırılır. Bu filmi izlerken zaman nasıl geçti gitti anlamamıştım beni öyle içine çekmiş öyle bağlamıştı. Duyguları buraya dökmek çok zor kesinlikle izlenmesi gereken bir film ama kendimce yine bir şeyler yazmaya devam edeceğim.

Filmde zaman yapısı öyle bir karışıktır ki anı mı rüya mı yoksa televizyondan bir görüntüler mi gösteriyor ilk bakışta anlaması aşırı güçtür. Filmi izlerken hasta yatan Andrei Tarkovski olduğunuzu ve onun iki ayrı anınızı ve farklı farklı rüyaları iç içe gördüğünüzü düşünün. İşte o hasta yatan Tarkovski ile geçmişine ağıt yakan insan olun ve pişmanlıklarını duyun. Kendilerini terk etmiş babasını ve savaş dönemindeki çocukluğu ile yaşadığı üzüntüleri akıcı şekilde hissettiriyor. Filmin çeşitli yerlerinde okunan şiirler de babasına aittir ve bu filmi daha da bir lirik hale getirmiştir. Bunların dışında filmde annesini de boşandığı eşini de aynı oyuncu oynamaktadır ve hatta kendisi ile oğlu da aynı oyuncudur. Bunun nedeni boşanmak üzere olduğu eşinin yüzüne baktığında annesinin yüzünü hatırlaması şeklindeymiş. Ben ilk izleyişte aynı karakter niye iki farklı durumda gibi kafa karıştırıcı halde kalmıştım. Bu anıları hatırlama şeklini izleyiciye de aynı şekilde sunması aşırı iyi bir detay yalnız. Bir de bu filmde bir şeyleri anlamaya çalışmak büyük vakit ve duygu kaybı olur. Böyle filmin sizi alıp götürmesine izin verilmesi gereklidir.

Filmde aynalarla yaptığı çokça yansıma ve kamera oyunlarıyla aşırı büyüleyici sahneleri gösterir bize. Blocking teknikleri cidden harika planlanmıştır. Bu büyüleyici sahnelere bir de yıkıntılar, yanan eşyalar olduğu gibi ağaçlar, yağmur gibi doğal güzellikleri de eklememiz lazım. Yazılarımı yakından takip edenler anlamıştır belki ama ben böyle fotoğraf gibi çekilmiş filmleri aşırı seviyorum ve bu filmin her saniyesi fotoğraf gibi gelmekle kalmayıp sanatının zirvesindedir.

Harakiri (1962) Spoilerlı İnceleme

Masaki Kobayashi’den cidden görüntü olarak da hikaye olarak da beğendiğim bu filmini yazmak istiyorum. Estetik görünümü, kompozisyonu ve keyifli bir hikayesi var. Bir savaş sonrası samurayların artık o kadar dikkate alınmadığından dolayı geçim sıkıntılarıyla başlayan etik anlamda kararsızlığımızla olaylara baktığımız yapım.

Tsugumo Hanshiro (Tatsuya Nakadai) adında bir samuray hanedanlığının yıkılmasından sonra fakirleşmiştir ve böyle bir hayatı samuraylık onuruna uygun görmediği için harakiri yapmaya karar verir. Bir klanın kapısının çalar ve “ronin” topraklarında yani oranın bahçesinde yapmak istediğini söyler. Klandakiler artık birçok samurayın bu yolla dolaylı yoldan para dilendiklerini anlatır ve yakın zamanlarda gelmiş başka bir samurayın acı bir hikayesini anlatırlar. O samuray harakiri için klan tarafından zorlanmıştır ve de ucuz bambu kılıçlarıyla yapmak zorunda kalmıştır. Bu anlatılana rağmen harakiri yapmaya kararlıdır Tsugumo. İşte bu harakirinin yapılacağı mekan hazırlanır, tören için o klandaki insanlar toplanır. Harakiri yapılırken en son işi bilen bir yardımcı kafayı kesmesi lazımdır. Tsugumo, o klandan birisinin ismini söyler ama o adam o gün hasta olduğundan gelmemiştir. Bu üzerine birini yollarlar eğer gelebiliyorsa yardım etsin diye. Onu beklerken Tsugumo zaman dolsun diye anılarını anlatmak ister. Anılarında kendisinden önce bambu ile harakiri yapmak zorunda kalmış samurayı tanıdığını hem arkadaşının oğlu olduğunu hem de damadı olduğunu anlatır. İşte savaştan sonra fakirleşmelerini, kızını, bebek torununu falan anlatır. En sonunda torunun iyice hasta olduğunu damadının para bulmaya gittiğini geldiğinde ise onların klanı tarafından harakiri yapılmış halde getirilmesini anlatır. Damadının ölümünden bir kaç gün sonra torunu ondan da bir kaç gün sonra kızı ölür. Hikayenin buradan sonrasında hasta adamın durumunun hiç iyi olmadığını ondan törende harakiri yardımcısı olamayacağını bildirmek için geri dönmüştür messenger. Bunun üzerine Tsugumo başka birisinin ismini söyler o da hasta çıkar sonra başka bir isim söyler o da hasta çıkar. Bu işte bir gariplik olduğunu anlayan klan lideri biraz şüphelenir ve adamın harakiriyi yapması için zorlamaya başlar. Bu zorlamalara karşı sakince karşı gelerek anlatacağı şeyin çok az bir kısmının kaldığını onu da anlattıktan sonra klan liderinin istediği kişiyi yardımcı olarak kabul edeceğini söyler. Hikayenin bu kısmında hasta olan bu adamlar aslında damadının ölümünün de büyük sorumluluğu olan kişilerdir. Ve Tsugumo hepsi ile ayrı ayrı ilgilenmiştir. Kimonosundan önce 2 tane saç topuzunu çıkarıp ortaya atar. Sonrasında merak etmeyin adamları öldürmedim ama aynı derece onurlarını kırıcak şekilde sadece saç topuzlarını kestim der. Hikayesinde onlarla nasıl kapıştığını falan anlatır ekranda da güzel sahnelerle bunları görürüz. Bu iki adamı biraz gafil avlamıştır ama son adamla düello yapmıştır. Bu düello kısmının çekildiği yer aşırı güzel bir konum ve etkileyici. Bu düelloyu da anlattıktan sonra onun da saç topuzunu ortaya atar. Aslında adamlar hasta olduklarından evde değillerdir hepsi utançlarından çıkamamaktadırlar. Tsugumo ise zaten oraya harakiri yapmaya gelmemiştir, klana bir ders vermek in oradadır. Bunun üzerine klan lideri askerlerini salar ve tek samuraya karşı olan büyük bir klanın muharebesini izleriz. Bu dövüş kısmı bana Kurosawa filmlerine kıyasla daha yavaş saldırıların olduğu izlenimi vermişti. Sonrasında bir yerde okuduğuma göre o sahnelerde gerçek bıçak ve kılıçlar kullanmışlar sanırım o yüzden biraz daha dikkatli vuruyorlar sağa sola. İşte biraz kapışmadan sonra en son bir yere sıkıştığında tüfekli askerler gelir ona ateş etmeye başlar. Ama ateş etmeden önce Tsugumo harakirisini yapmaya başlamıştı. Bundan sonra klan lideri bu utanç duyulacak olayı duyurmamak adına ölenleri ve yaralıları büyük bir hastalıktan dolayı olduğunu iletilmesini ister. Bundan önce saç topuzları kesilmiş 3 adamının da zorla harakiri yapmasını ister.

Böyle yazınca belki taraflı bir anlatım olmuş olabilir ama filmi izlerken klan tarafı da Tsugumo tarafı da haklı geliyor yaptıklarından dolayı. Bir tarafta biri samuraylığa yapılan bu saygısızlıktan dolayı bir tepki amaçlı bunları yapmıştır biri de klanların hayır işlemlerinin istismara uğraması üzere yaptığı bir mesajdır. Siyah beyaz bu filmin her karesi bir fotoğraf gibi bu etik değerleri yakalamıştır. Kamera açılarını çok doğru kullanmıştır yönetmen nerede nasıl bir duygu vermesi gerekiyorsa öyle bir konumdadır. Büyük önemli bir film olduğu aldığı ödüllerle de gösterilmiştir. Japon hükümeti tarafından bir sanatçıya verilebilecek en büyük ödül olan Yükselen Güneş Nişanının da sahibidir.

Quentin Tarantino Üzerine ve Filmlerinin Kendimce Sıralaması

Tarantino şuana kadar benim en sevdiğim yönetmendir. Sinemanın o ilgi çeken yönlerini bana ilk tanıtan kişidir. Filmlere olan sevgimi ortaya çıkartmış bir deli dahi yönetmendir. Adamın derdi zaten etkilendiği yapımları kendi kafasında yeniden kurup tamamen kendi zevkine yönelik film yapmak istemesidir. Yok gişe yapmalıyım, yok şu tarz seyirci de anlamalı ondan şöyle yazayım, yok şunlara da hitap etmeli falan demeden kendi görüşünde en iyi olanı yapmak için kafayı koymuş biridir. Bu çılgınlığı ile bu kadar başarılı olmuştur zaten.

Bol kanlı, şiddetin dorukları içerisinde iken o eğlenceli kısmı ile de değişik bir filmi yakalamamızı sağlıyor. Bazen o şiddet bize eğlenceli gelirken bazen ciddi ve etkileyici geliyor, peki bu nasıl oluyor? Bunun cevabı seslerin kullanımında saklı. Yapılan bir incelemeye göre iki tip ses var sinemasında: biri çizgi film vari o eğlendirici sesler biri de gerçekçi atmosferik sesler. Bir şey izlerken genelde bu ikisinden biri ağır basıyordur. Ama Tarantino filmlerinde bunlar bir o yana kayıyor bir bu yana kayıyor. Eğer ana karakterimiz birisine saldırıyorsa ses bize daha hoş ya da bizi mutlu etmesi için daha çizgi filmden çıkmış gibi geliyor. Ama mesela bizim karaktere vuruluyorsa bu ses bize daha acı gelmesi için gerçekçi tarafa kayıyor. Bununla ilgili bir video yapılmış onda daha detaylı görebilirsiniz hem de daha detaylı dinleme şansınız olur.

Kulağımıza gelen seslere şunu da eklememiz lazım Tarantino’nun en iyi müziklerle bizi alıp götürmesi. Filmlerdeki tüm müzikler mi bu kadar iyi seçilebilir ya. Duygu patlaması yaşamamak için daha iyi bir sebep yok. Playlistlere göz atın kesinlikle.

Sonrasında diyaloglar genelde uzundur ve bazen filmle hiç alakası olamayan şeyler sunar bize. Normalde bu alakasız konuşmalar biz izleyicisi sıkar veya olaydan koparır ama nasıl oluyorsa yine kopmuyoruz. Boş muhabbet gibi gelse de konuşmalar bizi karakterle bağlayan unsurlardır. Ayrıyeten sanırım çizgisel olmayan hikaye anlatımının da etkisi var. Bir anda oradan buraya geçiyor ve geçiş sonrası merak uyandırıyor. Bu atlayışlar bizim tam sıkılacağımız yerde oluyor ve yeni bir yere yelken açıyor.

Tarantino’nun sinema okuluna falan gitmediğini hepimiz biliyoruzdur sanırım. Bol bol film izleyen biri olduğundan aşırı etkilenerek bu sektöre sonradan atılmıştır. Bir video kasetcisinde çalışan biriydi elinin altında dolu film vardı haliyle. Filmlerinde kendince ikonikleşen sahneleri olduğu kadar izlediği filmlerden etkilendiği açıları çok iyi ekrana taşıyan birisidir. Yönetmenden daha çok iyi bir izleyici olması ortaya çıkardığı ürünleri değerli kıldı. Yönetmenlerde genelde bir estetik kaygı olur ama Tarantino’da bu yoktur ve en kötü yerden bile çok iyi malzeme çıkarır.

Şimdi kendimce en sevdiğim filmleri sıralıyorum:

1) Pulp Fiction

Ucuz roma diye de çevirilen başlığını, basit ama abartılı kısa hikayelerin olduğu dergilerin isminden alıyor. Bu klişelerden oluşan bir zeminde yine bize aksiyonlarını şiddetini gösterse de klişe tarafını karakterlerin daha insan gibi yanlarıyla yok ediyor. Filmde 4 tane farklı hikaye var ve bunlar birbirleri ile dairesel anlatımla kesişiyor. Hikaye olarak öyle yeni bir tarafının olmadığını söyledik ama karakterlerin o günlük hallerini gösteren detayları ile bizi o uydurma hikayelerden uzaklaştırıyor. Çünkü onlar da bizim gibi davranan 5$’lık milkshake’i dert eden, kendi ufak dertleri olayları olan insanlar. Bu detaylar bize onları tek düze görmemizden uzaklaştırıp daha geniş anlam yüklememizi sağlıyor. Abartı tepkilerden uzak gerçekçi davranıyor bir kere insanlar, hangi filmde görülmüş bunlar. Diyaloglar demiştik yukarıda, tüm bu izleyici için değişik durumları güzelce fark ettirmeden oturtuyor. Kaç yüz kere izledim bilmiyorum ama hiç birinin sıkmadığını biliyorum. Çünkü o sinir olduğum aptal karakterlerin olmadığı eşsiz bir film benim için.

2) Kill Bill Vol.1 ve Vol.2

Kanların oradan şuraya uçtuğu intikam filmi. Bu sefer gerçekçilik de yok yani aşırı aksiyonun içindeyiz peki bunun nesi klasik filmlerden uzakta? Yine diyaloglar ve yine müzikler bu filmi arşa çıkaran yapılar. Hani sesleri nasıl kullandığından bahsettik ya onlar ve müziklerin efsaneliğini en çok bu filmde anlayabilirsiniz. Hikayenin öyle bir albenisi yok ama o ortamın etkileyiciliği, atmosferi için yine kaç kere izlettiren filmler. Hikaye bunların arasında süzülen asla sıradan gelmeyen bir yapı alıyor. Hattori Hanzo’sundan O-ren İshii’sine, Bride’dan Bill’ine dolu dolu bir katman ve ayrıntı gerçekliği bizlere yetiyor da artıyor. Bir de bu filmlerde o kadar çok kan kullanıldı ki bazı kısımları belli olmasın diye ya karanlık ya da siyah beyaz yapıldı.

-Spoiler-

Detaylar ve diyaloglar yine baskın bu filmde ama en çok hoşuma giden bir kısım var o da O-ren İshii’nin karakterimize “Umarım enerjini saklamışsındır yoksa 5 dakika bile dayanamazsın” demesi ve tam 4 dakika 59 saniyede kendisinin ölmesi. Off bu detayı duyduğumda neler hissettim anlatamam.

3) Reservoir Dogs

Tarantinonun yarısı yangında kaybolan ilk filmi sayılmıyorsa Reservoir Dogs ilk filmidir. Tarantino ögelerinin temelinin olduğu bu film kötü mafya adamlarına olan bakışımızı daha derine taşıyarak olayın meraklandırıcılığı ile de bizi sürükleyen filmi. Ufak bir mekanda çeşitli karakterlerle geçiyor ve gerilimi yüksek bir film.

4) Hateful Eight

Tarantino’nun 8. Filmi ve Western tarzı sevdiğinden Django Unchained’tan sonra yine aynı Western havada olan ama yapı bakımından çok farklı bir film. Hatta devam filmi tarzında olacakmış sanırım ama vazgeçilmiş. Bu vazgeçme bence iyi olmuş. Havası daha farklı olmuş böylece. Film neredeyse tek bir odada döndürüyor o işleri ve entrikaları. Kapalı alan olduğundan izlerken sıkması lazım ama hava alma noktaları var filmin arada ya kar fırtınasında kapı açılıyor ya da ufak bir dışarıya çıkış var. Bu da ferahlatan bir detay 3 saatlik bir film için. Yine anlattığımız diyaloglar çok önemli konumda ve bolca kan var.

5) Inglourious Basterds

Bu film de yine tüm klişe filmleri yıkan bir film. Hatta çoğu izleyici eskiden izlediği savaş filmleri tarzında bir şey beklemiş, ama bunu Tarantino’nun yaptığını unutmuşlar sanırım. Klasiklik yok yine. Savaş görmesek bile savaş zamanı ortamı çok güzel resmeden bir film. İlginç bir ton karaktere sahip bir film ama en dikkat çekeni ise kötü karakterimiz Hans Landa (Christopher Waltz). Filmin başından sonuna kadar bu kadar kaliteli kötü olunur. Sessiz sakin konuşması ile insanları köşeye sıkıştırması ve duruşu ile mükemmel bir detay.

6) Django Unchained

Tarantino’ya özgü ilk western filmi, ama kullandığı kölelik ve siyahi meselelerini dramatik anlamda ele almıyor. Diğer filmler bu durumu geçmişe saygı açısından kazananın olmadığı bakışta ele almaya çalışır ama Tarantino bu durumu umursamıyor. Hatta “Nigger” kelimesi bol bol kullanılıyor. Filmler günümüze geldikçe çekimlerinin güzelleşmesi de Tarantino’nun diğer detaylarıyla daha iyi hale geliyor diyebiliriz ama Tarantino’nun o temel detaylarından uzaklaşmaya başlamış bir film. Bunun sebebi diğer filmlerinden günlük hayattan göndermelerinin yapılmaya müsait olması. Bu film eski bir zamanı ele aldığından o tarz göndermeleri görememekteyiz. Ama genel anlamda harika bir film yine de.

7) Once Upon a Time in Hollywood

Bu film 1960 ve 1970 arası tonlarca detaya sahiptir ve eğer benim gibi o dönemde yaşamamış bir insan iseniz çok da etkilemeyecek bir filmdir. İzlerken içimden hep şunlar geçiyordu “Ah, şuralar ne mesajlar var da ben anlamıyorum”. Yine de ilginç senaryosu ile karakterleri ile güzel bir filmdir ama işte anlamamak filmi belki de bu kadar geriye koymama sebep oldu.

8) Death Proof

Filme girerken görüntü kalitesinden, pozlamasından başka bir şey izlediğin hissi vardır çünkü bu film biraz daha B Movies’lere benzemektedir. Böyle bir yolla o filmlere olan saygısını da göstermek istediği anlatılır yönetmenin. Aykırı bir tarafı ise bir takım karakterleri oluşturduktan sonra filmin yarısında öldürmesi ve sonra yeni bir grup karakterleri oluşturması. Bu cesaret gerektiren bir seçim bence. Bir şeylere bağladıktan sonra onları yıkıp yenilerinin kurulması. Ben çok sevmedim ama Tarantino dünyasından malzemelerin dolu olduğu bir film.

9) Jackie Brown

Bu film neden en sonda biliyor musunuz? Tarantino’nun o klişelerden uzak ama klasik hikayeler anlattığından bahsettik bol bol. Bunu bu filmden önce Reservoir Dogs ile Pulp Fiction ile en başarılı halde yaptıktan sonra en klişe hikayeyi çok dolduramadığı şekilde yapmış olması bu filmi benim görüşümde en sona koyuyor. Hatta kendisinin bir sözü vardır iki tip senaryo vardır biri film senaryosu diğeri de gerçek hayattan daha gerçek senaryo şeklinde. Şimdi Pulp Fiction ve Reservoir Dogs, ikinci tip senaryo ise bu film senaryosu olandır. Filmde sıkıldığımı az daha uyuya kalacağımı hatırlıyorum. Bir de Tarantino maratonuna Pulp Fiction’ın etkisiyle en baştan başlayıp ilerliyorum ve üçüncü izlediğim film bu oluyor. Cidden hayal kırıklığından başka bir şey değil. Samuel L. Jackson eğlenceli tek onu hatırlıyorum.

Kill Bill

Tarantino 10 film çekeceğim hayatımda demişti şuan toplam 9 filmi var yardımcısı olduğu yapımları saymazsak tabii Dusk Till Dawn gibi. O filmde de kendi evreninden detaylar bulunmakta ama tamamen başkalar. Neyse 10. filmi bekliyoruz şimdi izleyiciler olarak ama ben asıl olarak Kill Bill Vol.3’ün olmasını bekliyorum. Yakın zamanlarda da zaten bunun mümkün olabilecek bir plan olduğunun sinyalini vermişti bir de Kill Bill Vol.1’de karakterimiz siyahi kadını öldürdükten sonra onun küçük kızına ilerde intikam almak istersen anlayışla karşılarım gibi bir şey demişti. O kesiti duyduktan sonra bekler haldeyim zaten, gelirse çok sevinirim. Big Kahuna Bugers’lı, Red Apple Cigarets’li, kendine has çekim şekilleri ile bir klasiğin daha yükselmesini istiyorum.